26 Şubat 2013 Salı

ıspanak soğuk yenen bir yemektir

selam piçler,

uzun zamandır yazmıyordum. bildiğiniz gibi kış ayları bende melankoli yapıyo fazlasıyla. ya yazmıyorum ya da yazdıklarımı sizle paylaşmıyorum "vay duygusal ibne" demeyin diye. doğanın kanunu işte, şubat ayının son günlerinde benim içime bi kıpırtı gelir, mart kedileri gibi zınn zınn zınn gezmeye başlarım. bi neşe bi keyif sormayın gitsin. şu an bu yazıyı okuyabiliyorsanız, bunu baharın gelişine borçlusunuz. lakin hikayemiz şubat ayının tam ortasına denk geliyor.

boğazıma kadar balçığa batmış gibi hissettiğim bir güne uyanmıştım yine. katran kıvamında bir kahve yapıp yaktım sigaramı. sikecem dedim bugün de dünün aynısı. iyisi mi dışarı çıkayım.

şampiyonların kahvaltısı
kahvaltımı yapıp 5 dakika bilgisayarın başına geçtim. her zamanki gibi yalnız geçirdiğim 14 şubat sevgililer günü'nün üzerinden birkaç gün geçmişti ve içim tarifsiz kin ve kıskançlıklarla doluydu. hiç biri gerçekte arkadaşım olmayan "dostlarım" sosyal medyada aşklarını ve mutluluklarını hunharca yüzüme vurmuştu. gırtlağıma kadar nefretle doluydum. içimde bir şeyleri sikip atma isteği vardı yine. gözüme kestirdiğim 1-2 çiftin yanlarından geçerken erkek olanlarına omuz atıp küfür ettim. ya özür dilediler ya sevgilileri ellerinden tutup götürdü, istediğim verimi alamadım. belki uçsuz bucaksız mavilikler iyi gelir de huzur bulurum diye sahile indim. denizin rengi mavi değil grimsi bok yeşiliydi. iç çekerek banklardan birine oturdum. geçmişe doğru bi gezintiye çıktım. benim de mutlu olduğum günler olmuştu...

tesadüf bu ya, eski sevgilim - aşık olabildiğim tek kadın- yeni tokmakçısıyla birlikte önümden geçiyordu. tanınmamak için kapşonumu burnuma kadar çektim. neyse ki birbirleiyle o kadar meşguldüler ki fark etmediler beni. sahil şeridinde kaybolana kadar izledim onları. sarmaş dolaş yürüyorlardı. ara ara durup öpüşmeler, çimlerde yuvarlanmalar, denize taş atmalar, fotoğraf çekmeler vs.. dandik bir aşk şarkısının klibinde görülebilcek her şeyi yaptılar.


"ımmm aşkım üüüü aşkım mmııhh aşkım..."

herifi tanıyordum. meşhur fotoğrafçı ahmet zurgut'tu. ortak arkadaşlarımızın birinin profil sayfasına sevgilimle ikisi birden etiketlenince tesadüfen görmüş oldum ben de. bu orospu çocuğuna duyduğum nefreti tasvir edecek kelime bulamıyorum. ben şehir dışındayken sevgilimin aklını ufak ufak zehirlemeye başlamış, sosyal statüsünü, zenginliğini vs. kullanarak sonunda onu benden çalmayı başarmıştı. sadece sevgilimi çalmakla kalmamış hayatımı, mutluluğumu, dünya görüşlerimi, akıl sağlığımı, beden sağlığımı her şeyimden biraz biraz çalmıştı bu orospu çocuğu. kaç kez adamı tenhada sıkıştırıp boğazını kesmeye niyetlensem de bu kaltak için deymiceğini düşünüp vazgeçtim hep.

"ama ayıp denen bişey var ucubik sevgi gösterinizi gözümün önünde yapmayın bari. şimdi şeytan diyo koş yetiş arkalarından. ikisini de gebert at denize!" 

bi sigara yakıp kalktım. 

- sen hep böyle kendi kendine konuşur musun?
- ..?

oturduğum bankın arkasında kocaman gözlü sevimli bi kız duruyodu. son söylediğim cümleyi sesli düşünmüş olmalıyım.

- efendim?
- sen deli misin niye kendi kendine konuşuyosun bu çok hoş yaa.
- evet deliyim ben rahat bırak beni.
- deliler ne zamandır uzun palto giyerek sahillerde sigara içen gizemli adam şekli yapıyo?
- şekil yapmıyorum ben.

kız iyice yanıma yaklaştı. 

- hadi hadi bırak şimdi adın ne senin bakiim?
- hoşçakal şeker kız candy.

diyerek uzaklaştım ordan. dudağını büzüp arkamdan öylece bakakaldığına emindim. zaten hava kararmaya başlamıştı. bostanlı iskele'den vapura binip alsancak'a geçtim, bulabildiğim en leş barlardan birine oturdum, içecek bişeyler söyledim. tam içeceğim bittiğinde önüme terlemiş bardakta bol köpüklü bi tane daha uzandı. bu görüntü pek çok insana göre cezbedici olabilirdi lakin "ben şişeden içerim"  demek için kafamı çevirdim barmene. o sahildeki sevimli kızdı bardağı uzatan. tatlı tatlı gülümsüyordu. bir şey sormadan pat diye oturdu masaya. hay sikecem dedim bi sen eksiktin. "zahmet ettin kendim sipariş verebilirdim" dedim suratsızca. "neden böyle hırçınsın? alt tarafı bira ısmarladım sana" teşekkür ederek bardağı kaptım. barmenin bakmadığı bi anda hepsini sağımdaki akvaryumun içine döktüm. "şimdi siktir git burdan!"

gitmedi. kanımdaki alkol seviyesi arttıkça biraz dilim çözüldü. hayran hayran dinliyordu anlattıklarımı. bir harita gibi inceliyordu  geçmişin izleriyle dolu suratımı. sonunda dayanamadı öpmeye kalktı. seri bi hareketle tuttum ellerini. "hayır" dedim. büzdü yine dudağını. aslına bakarsanız gayet hoş bi kızdı. sadece yanlış zamanda yanlış yerde yanlış kişiyleydi. bunu güzelce anlattım kendisine.

yaşı benden ufaktı. "olmaz" dedim. "sevdim seni, anlamıyor musun? tek bir gece yanında olmama izin ver; sonra çıkıp gideyim hayatından" dedi. bir kar tanesi kadar masum ve kırılgandı. '"tamam" dedim "ama bir dost, bir kardeş olarak geleceksin". evime getirdim onu. paltosunu aldım portmantoya astım. merakla etrafı süzüyordu. ben çay koymaya giderken okşarcasına eşyalara dokunduğunu gördüm. sanki bana dokunamamanın acısını eşyalardan çıkarıyordu. ben ona göre değildim. hayatta her şeyi yaşayıp tüketmiş yaşlı kurdun tekiydim. ama o öyle temiz ve masumdu ki.. çaydan sonra bilgisayardan rastgele bi film açıp izledik. ben konuşmasına fırsat vermemek için filme konsantre olmuştum. o ise kocaman ve çocuksu gözlerini yüzüme dikmişti bir şey söylememi umarcasına. söylemedim. ona da aklından geçenleri söylemesi için fırsat vermedim.

gece oldu. üşüme bahanesiyle yanıma sokulmak istedi, ben kibarca uzaklaştım. sonra kanepede yanımda uyuyakaldı. kıyamadım, kucaklayıp kendi yatağıma götürdüm. üzerini örttüm. bir çiçek kadar narindi. yorganın altından çıkan pembe çoraplı minik ayağını örttüm, gitmek üzereyken arkamdan seslendi: gitme.


"...gitme."
"ilk erkeğim olmanı istiyorum" dedi fısıldyarak. yanına gittim, "yapma kendine bunu güzel kız. kimsin sen?" diye sordum. "sana aşık bir kızım, belki tanırsın ahmet zurgut'un kız kardeşiyim ben" dedi. şöyle bi durdum. "daha önce neden söylemedin orospuuu!" diye haykırarak saçından yakaladım. hunharca domalttım ve kanırtarak, anırtarak siktim. yandım allah dedikçe yandığı yerden çektim, neresi yanmadıysa oraya soktum. sikim incelene, zımparalanana kadar turnike usulü siktim. ağlayarak aman dileniyordu kevaşe. "sıs ılan!" diye  tokadı patlattım kıçına. vurduğum yerler vişne çürüğüne dönmüştü. adeta delik deşik ispanyol boğasına dönmüştü minik orospum. eve girerken narin bir çiçekti, şimdi kırk yıllık kerane sermayesinden daha tecrübeliydi. "şimdi söyle seviyor musun beni ulan kahpe!" diye böğürdüm. "acı bana osman, dermanım kalmadı, içim yara oldu yeter" diye hıçkırdı. 

gece yarısı tekmeyle sokağa attıktan sonra topallayarak, iki büklüm uzaklaşmasını camdan izlerken bir yandan da parmağımın ucunda pamuklu donunu çeviriyor "bunu abine bizzat vereceğim orospu..." diye mırıldanıyordum küçük emrah'ın 18lik bacısını siken zengin piçi cem misali...

"bunu abine bizzat ileticem orospu..."