31 Aralık 2012 Pazartesi

hayatımın aşkı

evet beyler yanlış okumadınız başlığı. hayatımın aşkı, bi tanecik sevgilim benim.. onu çok seviyorum piçler içimde bi şeyler pıt pıt ediyor aklıma geldikçe. hiç aklımdan çıkmadığını tahmin edersiniz ki bütün gün pıtır pıtır gezdim ortalıkta pancar motoru gibi. bütün gün diyorum çünkü ilişkimiz o kadar taze ki.. hemen sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. içim içime sığmıyor çünkü illa ki birilerine anlatmam gerek. sizden başka da kimsem yok ki piçler

her şey bu gün başladı. öğle tatilinde bi şeyler yemek için ofisten çıkmıştım. her gün yediğimiz tavuk dönerden baydığım için daha farklı tatların arayışındaydım; tabi 5 lirayı geçmemek kaydıyla. çarşının sonunda ekmek arası ciğer kavurma satan seyyar bi eleman vardı. bildiğiniz gibi seyyar pilavcı, kokoreççi vs. ilk tercihimdir hep. mc donalds'mış burger king'miş hiç gitmem öyle kapitalizm kalelerine. o sırada ayaklarımın dibinde yerde sürünerek ilerleyen dilenciyi fark ettim. adamın belden aşağısı yoktu. kaykay gibi bir şeyin üzerine oturtulmuş, ellerine giydiği terliklerle yerden destek alarak ilerliyordu. "açım, allah rızası için para.." diyordu. bir dilenciyle göz göze gelme hatasında bulunduysanız para vermeniz ya da bir açıklama yapmanız gerekir. o yüzden insanlar bunlara bakmadan yoklarmış gibi geçip giderler. bir anlık boş bulunma, tereddüt anı sizi bitirir. "ben de açım kardeş bak ucuz yiyecek için eşşek kadar yol yürüyorum yok yani olsa veririz yok.. anladın?"

caddenin sonuna doğru yaklaşırken karşıdan beni keserek gelen hatunu fark ettim. başkasına bakıyor heralde diye düşündüm. hayır, gözlerimin içine bakarak bana doğru geliyordu. paniğe kapıldım hemen elim ayağıma dolaştı. kız zaten tam bir afet-i devran idi piçler. şöyle bi silkindim dedim "osman kendine gel, dik dur ve kaderinle yüzleş". kız önümde durdu o muhteşem gülümsemesiyle "merhaba" dedi.


"merhaba"
böyle şeyler sadece filmlerde olmuyormuş demek ki beyler, nihayet kafasına koyduğunu yapan dobra bir kız karşıma dikilip bana merhaba diyordu işte. yırrtın oğlum, işte bu kız senin hayatını kurtarıcak. seni o lanet bilgisayarının başından, küf kokan odandan ve asosyal hayatından söküp alıcak ve aşk filmlerindeki gibi öyle el ele tutup koşmalı, bisiklete binmeli, uçurtma uçurmalı şeyler yaşayacaksın sen de sonunda. hayatının aşkını buldun nihayet!

"merhaba, orda mısın?" kızın kolumdan hafifçe sarsmasıyla düşüncelerden sıyrılıp dünyaya geri döndüm. ağzımın köşesinden "burdayım, meraba" diyebildim. "eheh peki öyleyse" dedi sonra bi başladı naber? nasılsın? okuyo musun? nerelisin? böylece 1-2dk muhabbet ettik. allahım o kadar tatlı, o kadar güzeldi ki aklımı aldı beyler aklımı. götümün kapağı kaydı tabiri caizse. o da beni beğenmiş olmalı diye düşündüm yoksa ne bu samimiyet? havadan sudan soruları bitince elindeki dergileri gösterdi. "engelli çocuklar için yardım topluyoruz bir tanesini de sen alır mısın?" dedi. almam mı sultanım dedim içimden "alırım tabi, engelleri birlikte aşmalıyız, sen düşünmezsen ben düşünmezsem nice olur halleri. ne kadar dergi?". 5-10 tl, ne verirsen dedi. elimi hemen cüzdana attım. ne kadar bonkör olduğumu kanıtlamalıydım aşkıma. bi 50lik çıkardım jilet gibi, "bu olur mu?" dedim piç piç gülümseyerek. "olur tabi çok iyisin" dedi aşkım gözlerinin içi gülerek. işte o an her şeye değerdi piçler. "sağol sen de çok iyi birine benziyorsun" dedim. aşkım tekrar teşekkür ederek yanımdan ayrılmak için döndü. dedim içimden bu kadar mıydı yani? bu muydu amına koyiyim? o AN arka fonu 50 tl olan bir film şeridi üzerinde bin farklı olasılık geçti kafamdan. şak diye tuttum kızı kolundan çevirdim. kalbim küt küt atıyordu domuz gibi kesik kesik soluyordum piçler. kızın kaşları yay gibi gerildi açıklama bekliyordu. "nereye?" dedim. "bi starbucks bi mc donalds'a gitseydik, bişeyler yer, biraz sohbet ederdik."

"aaaa çok isterdim ama 5 tane daha dergi var bunları da satmam lazım" dedi. o an durup düşündüm beyler: aşk mı para mı ? aşk ulan! aşk be aşk! dedim . tamam dedim ben alıyorum hepsini .  ay cidimisiiiin dedi. "hiç olmadığım kadar" dedim, çıkardım 250 lirayı  beşine olur mu dedim. o an yine gördüm gözlerindeki parıltıyı.  olur dedi aldı parayı, dergileri verdi. iyi madem şurdan bi cafeye gidelim soğukta üşümeyelim dedim. aaaa olmaz dedi. "bana starbucks mcdonalds felaan demiştin" dedi. tamam gidelim dedim,  gidelim anasını satiyim. patronu arayıp  acil bi işim çıktığını, öğleden sonra gelmiceğimi bildirdim.




önce mc donalds'a gittik karnımızı doyurmaya. ben fiyatları görünce doydum zaten. en ucuz ne varsa ondan söyledim. sik kadar bi tavuk burger geldi. aşkımın da maşallah iştahı yerindeymiş iki tane big mac menü yedi üstüne de tatlı söyledi. sevgilim doğurgan bir anne olacak yesin dedim aşkitom benim beslensin güzelcene. mc donalds'tan çıkınca starbukcs'a girdik ben bi espresso söyledim sırf telaffuzu kulağa entel geliyo diye. tadı da zift gibiymiş ZATEN amk.  sevgilim de iki tane kapuçino içti. kem küm muhabbet etmeye çalışırken bunun telefonu çaldı. acilen çıkmam lazım dedi. tamam dedim görüşürüz, numaranı vermicek misin? hattım yeni olduğundan numara aklımda değil canım. sen ver numaranı ben yolda çaldırırım dedi. alelacele çıktı gitti. ben de hesabı istedim 27 tl tutmuş oha naptınız siz diyemedim tabi paşa paşa son paramı da oraya verdim. 


"otobüs kartımda tek geçişlik kredi kalmıştı."

otobüs kartımda tek geçişlik kredi kalmıştı. ama benim çift vasıta kullanmam gerekiyordu. neyse dedim spor yapmış olurum. ilk otobüsün yolunu yürüyerek katettim yaklaşık 2 saat sürdü. ordan da diğer otobüse binip evin yolunu tuttum. nasıl da acıkmışım amk evden nefis kokular geliyordu. baktım ev arkadaşım kendine pide söylemiş. buyur moruk gel beraber yiyelim dedi ama yok dedim sen ye afiyet olsun, ben yiyip de geldim zaten. ama ne yalan söyleyim içim gitti piçler. kaşarlı kuşbaşı pide boru mu? ayın sonuna kadar meteliksizdim şimdi. aferin osman dedim iki hafta yetçek paranı bi günde yedin. yarın ne bok yieceksin peki? bulunur bi yolu sıkma canını.. arkadaşından borç istersin, patrona da biraz yalaklanırsın bi süre idare ederler seni işte. hem ne de olsa aşkım var artık. o  her şeye değer diye düşünerekten oturdum bilgisayarımın başına. telefonu da masanın üzerine bıraktım ve aramasını bekliyorum şu an. o kadar mutluyum ki anlatamam piçler. mutluluktan ölebilirim.




7 Aralık 2012 Cuma

osman istanbul'da

selam piçler,

yaklaşık iki haftadır istanbul'da orospu karı gibi sürtüyorum. e tabi yazmaya vakit olmuyo haliyle. siz sabırla beklerken maskeli abiniz tabiri caizse her taşın altına baktı, her götü elledi, çok sağlam malzeme topladı. bunları derleyip yazması kaldı bi tek. onu da izmir'e dönünce halledicez inşallah. bi süre daha sıkın büzüğü geliyorum piçler. 

ge-li-yo-rum!

çekme ananı bacını sikiyim çekme. o'kkarıyın amuğak'koyuyum çekme

16 Kasım 2012 Cuma

ölümsüz

benim adım osman. 26 yaşındayım. bunca yıl nasıl hayatta kaldığıma inanamıyorum. benim lanetim bu sanırım: ölememek. 26 ölmek için genç bir yaş diyebilirsiniz. yadşadığım hayatı, başıma gelenleri bilmiyorsunuz. size bunları anlatmak için burdayım.

adım osman. babam 3. halife hz. osman'a ithafen adımı osman koymuş. kendisi son derece dinine bağlı bir adamdı ve bizim de kendisi gibi olmamızı istiyordu. istiyordu da, bizim aklımız fikrimiz oyunda, piçlikteydi. peder bey yumuşak huylu olduğu için üzerimizde hakimiyet kuramıyordu. o yüzden dini eğitimimizi profesyonellere bırakma kararı aldı.

ben o zamanlar okula başlama çağındaydım. abim tamer de ilkokul üçe gidiyordu. ilköğretimin zorunlu olmadığı yıllar tabi. abim okuldan alındı, ben de okula kayıt yaptırmak yerine beypazarı yatılı kuran kursu'na kaydedildim. babam yaptığı uzun araştırmalar sonucunda bulmuştu burayı. kuran kursunun başında meşhur hafız yörük hoca varmış. denilene göre hafızlık öğrencilerinde %99 başarı sağlıyormuş kendisi. annem hiç istemedi tabi. çok ağladı biz giderken. ben de çok ağladım ama şeriatın kestiği parmak acımazmış. babamın söylediğine göre kaydımızı yaptıran hayırsever bir mümin hafızlık süresi boyunca her türlü ihtiycımızı karşılayacakmış. harala gürele bindirdiler bizi otogardan haydi yallah çıktık yola.

yolculuk sırasındaki ayrıntıları pas geçiyorum. dağlar tepeler derken uyudum her neyse, sonradan öğrendiğime göre bizim otobüs gece yağan yağmurda kayganlaşan zeminden ötürü kaza yapmış. yolcuların çok azı kurtulmuş. eşref diye bi herif bizi yol kenarında yatan cesetlerin arasından ayıklayıp çıkarmış. söylediğine göre, bizi kurtaran oymuş -ki hiç sanmıyorum. her ne boksa artık onun evinde açtık gözlerimizi.

ölmemiştim.

kollarımız delik deşikti. kim bilir ne zamandır damardan uyuşturucu veriliyordu bize. tam olarak kendimize gelemedik ki hiç bir zaman.



tek göz odada 13 kişi kalıyorduk. eşref, karısı ve 11 tane piç. bu piçlerden bazıları öz evladıymış diye bi söylenti vardı. ama eşref kimseyi kayırmaz, gayet adaletli davranırdı. birinin en ufak hatasında tüm timi sopadan geçirirdi. tamler'le benim aksime burdaki çocukların tümü bu pisliğin içine doğmuş gibiydi. bizse garibanlık hayatının yavaş yavaş zehirlediği temiz çocuklardık. erken yaşta madde bağımlılığı, non-stop şiddet ve korkuyla istenen kıvama yavaş yavaş geliyorduk. günler, aylar geçtikçe geçmişimiz toz bulutu misali kayboldu. zamanla eşref babamız, o kadın da anamız olmuştu. artık ailemiz bu tuhaf insanlardı.

yeni ailemizde ahlak kuralları pek takılmazdı. bahsettiğim o göt kadar odada annemle babam tıpkı birer hayvan gibi sikişirdi. kusura bakmayın ama sevişmek insanlara özgü bir şeydir. dolayısıyla bu iki ilkel yaratık için ancak sikişiyorlardı diyebilirim. hiç takmazlardı ulan. uyumamızı bile beklemezlerdi. babam olacak herif arada eve başka karılar da getirirdi. fahişe bile değildi bu karılar, annem gibi gündelikçi falan olurlardı. para da istemezlerdi. babam olacak vicdansız orospu çocuğu canı istedi mi onları sikebilirdi çünkü benim bu yeni yaşam alanımızda kadın denilen şey erkeğe sonsuz itaat için yaratılmış, en adi bir varlıktı. 

olay genelde şöyle gelişirdi: babam eve bi karıyla gelirdi. annem kapıyı açar ve kadına şöyle bir bakardı, kadın da anneme. sonra annem çilingir sofrasını hazırlardı. sadece babam içerdi. başka kimseye zırnık koklatmaz, eve getirdiği karıya yemek bile vermezdi. sonra bizi tekmeyle sokağa atıp (çoğu zaman ona da gerek duymazdı) karıyı altına alır, işini toplam 45 saniyede bitirir ve sızardı. sonra karı sessizce çıkar giderdi. bazen de karıyla yatmadan önce annemin ağzını burnunu kırardı. bize de random saldırır, kalan enerjisini eve getirdiği karıya boşaltırdı.

başlarda hıçkırıklarımı bastırmak için yastığı ısırırken zamanla çok normal gelmeye başladı bu geceler. sırt sırta uyuduğum abim eskiden korkudan titretken artık çekmekte olduğu otuzbirden dolayı titriyordu. benimki kalkmıyo tabi o zamanlar iyice kopildim. sonuç olarak o sefil hayatı kanıksamıştık. yıllardır parçasıydık sanki. diğer piçlerden hiç bir farkımız kalmamıştı. sabah oldu mu hırsızlık, kapkaç ve bilimum illegal kazanç için sokağa salınırdık. suç işlerkenki haz ve sonundaki başarma hissinin resmen bağımlısı olmuştum.

günün birinde yine kapkaçtan dönmüştük. herkes elinde avucunda ne varsa verdi pedere. sıra bana geldi. kardeşlerim gülüştüler. "o parasını mc donalds'da harcadı" dediler. evet, o hamburgeri yemek istiyordum ve nihayet amacıma ulaşmıştım. ceplerimin içini dışarıya çıkarıp babamın it suratına diktim gözlerimi. babam yavaşça kemerini çıkardı. herkesi odadan çıkardı ve allah yarattı demeden vurmaya başladı. fakat bu sefer daha farklıydı beyler. metal kemer tokası, denk geldiği yerdeki etleri ve dokuları parçalıyor, tabiri caizse sikertiyordu adeta. vicdanını siktiğimin pezevengi öldürmek için vuruyordu.




ölmedim.

sabah kendimi çöplerin arasında, minik bir kan gölünün içinde buldum kendimi. peki bu beni yıldırdı mı? hayır. aksine daha fazla hırsla doldum. oturup plan yaptım.

ilk büyük vurgunumu fidye yöntemiyle yapmıştım. 10 yaşındaydım. zehir gibi kafam vardı amk okusaydım kesin vatana millete yararlı bi birey olurdum. ancak bize seçme şansı verilmemişti.  şehrin zengin muhitlerinden birinde bi parkta pusu kurdum. burası özel güvenlik şirketi tarafından korunan bir yerleşim alanıydı. çok nazik bir durum söz konusuydu anlıcağınız piçler. işi süratle ve sessizce halledip aynen mekanı terk etmeliydim. çalıların arasındaki sotemde bi süre daha bekledim, nihayet kurbanım ağır adımlarla yaklaşıyordu. açık mavi renkli eşofman giymiş yaşlı sayılabilcek bi bayandı. tasmasını tuttuğu süs köpeğinin benden çok daha iyi beslendiğine kalıbımı basabilirdim. nihayet kadın önümden geçerken içinde saklandığım çalıdan fırlayaraktan süs itini boğazından yakaladım. rambo bıçağı gibi dudaklarıma sıkıştırdığım sürmene çakısını itin boğazına dayadım. şşşş, dedim. "çığlık atarsan köpek ölür."

kadın ilk şoku atlattıktan sonra gayet soğuk kanlı bir şekilde "napıyorsun evladım?" diye sordu. anlaşılan, durumu kontrol altına almak istiyordu ama gözlerindeki korku kendini ele veriyordu. bi süre sessizce bakıştık. "ah benim güzel yavrum, karnın açtır senin şimdi fifi'yi bırak da gel sana pizza ısmarliyim." dedi. anlaşma şartlarını benim yerime o koyuyordu aklınca. sesimi beceriksizce kalınlaştırarak "önce şu cüzdanını tosla bakalım ihtiyar" dedim. hiç tereddüt etmeden çıkardı cüzdanı önüme fırlattı. ellerim dolu olduğu için açıp bakamadım ama hayli kabarık görünüyordu. "al bunları da hepsini al ama benimle yemeğe geliceksin söz ver teyzeye" dedi ve boynundaki altın kolyeyle tek taş pırlantasını da önüme kibarca attı. yerdeki cüzdana, takılara; elimdeki bıçağa ve mis kokulu ite sırayla baktım. en son da kadına. zengindi, muhtemelen iyi eğitimliydi, adına merhamet dedikleri sikintoş liberal hislere sahipti. bana güya iyi davranması sadece kendini iyi hissetmesi içindi.  işte o an nefret ettim o kadından. hıçır hıçır kestim boğazını süs itinin. sıcak kan ellerime bulaştı, suratıma sıçradı. titreyen cesedi kadına fırlattım.

her şey bir anda oldu. kadın donup kalmıştı. o diz üstü çökerken yerdeki cüzdanla takıları alıp kaçtım ordan. bu hayat dersinden sonra alt tabakaya olan nefretini merhamet maskesi altında gizlemeyecekti. bana gelince, eski osman'dan geriye kalan ne varsa o köpecikle birlikte oracıkta ölmüştü.

bi cami bulup ellerimi, üstümü başımı yıkadım. cüzdanı açmak anca aklıma gelmişti. ara sokaklardan birine dalıp ganimeti saydım. cüzdandan tam 430 lira para ve bazı banka kartları çıktı. parayı cebe atıp cüzdanı çöpün içinde yaktım. kartlar takip edilebilirdi, risk almaya gerek yoktu. takıları da babama verip gözüne giricektim. ama önce karnımı doyurmalıydım. tadını bile bilmediğim yığınla yiyecek vardı. zaman kısıtlı, seçim yapmak zordu. velhasıl, çarşıda fast food vitrinlerine bakarken babam enseledi. paranın kokusunu üç günlük yoldan alırdı orospu çocuğu. üstümü aradı, ne var ne yok hepsine el koydu. bu sefer kemerle dalmadı. 

böylece yıllar geçip gidiyordu. 14 yaşına gelmiştim. ha bu arada, annem bir gece şiddetli bi karın ağrısından sonra öylece ölüp gitmişti. bu durumu gayet olağan karşıladık. zaten kardeşlerimizin de bi çoğu telef olmuştu. madde bağımlılığından ölen mi ararsın, kaçarken araba altında kalan mı, bıçaklanan mı, kodeste çürüyen mi...

işin bok tarafı, evde sorumluluğum artmıştı. artık evin kadını bendim. yemekleri falan ben yapıyordum. bu zor bir iş değildi aslında. ev asla temizlenmezdi ve genelde yiyecek pek bir şey bulamazdık zaten. babam artık çoğunlukla eve gelmiyordu. nerde ne bok yediğinden haberimiz yoktu. sikimizde de değildi. hatta arada kazandığımız üç kurşu da almaya gelmese, bir yerlerde geberip gitse en iyisiydi.

bir gece evde yalnızdım. böylesi en iyisiydi. kıyıda köşede bulduğum bir şeyleri tüttürdüm. abimin dalgasıydı, arada ben de takılırdım. güzel kafamla hayaller kurdum. sonra da sızıp kalmışım. gece bir takım seslere uyandım. önce anlam veremedim. hala kafam duman zannettim. gözlerimi kapattım, takmadım. sonra beyler, bir elin bacağımı okşadığını hissettim. abimdi. kulağıma durmadan bir şeyler söylüordu. açık saçık, iğrenç şeyler. kanım dondu. hemen ayağa kalktım. ışığı açtım. herifin yüzünü gördüm. göz bebekleri ufacıktı. iğne ucu kadar. kendini bile tanımazdı bu halde. siktir olup gitmek istedim. gidemedim. siktir olup gidemedim! çünkü herif aynen çıkardı cebinden sürmene çakısını dayadı gırtlağıma.






on dakika içinde abimin karısı olmuştum. orospu çocuğu becermişti beni. ilk deneyimim buydu. en azından bununla ilgili çok farklı düşünüyordum. tek istediğim üç kuruş biriktirip tepecik keranesine gitmekti. aşk, meşk, temiz pak karılar zaten hayalim olamazdı ama bunu bile almıştı elimden. daha 14 yaşındadım bu olay olduğunda. fakat ne bundan önce ne de bundan sonra hiç bir ibnece düşüncem olmadı. mahallede ibneler de vardı. onlardan iğrenmezdim ama herkes kadar onlardan da nefret ederdim. şimdi ben de öyle mi olacağım dedim kendi kendime. ne bok yiyeceğim?

bu olay yüzünden bi süre hayalet gibi gezdim. hırsızlığa çıkmadım. sokaklarda yattım. en sonunda da kestim kendimi geberip gitmek için.

ölemedim.

piçin biri kurtarmıştı beni. yaşlı, aile babası bi herifti. beni bi çöp konteynırının yanında baygın halde bulmuş, hastaneye yetiştirmişti. "neden yaptın oğlum?" dedi. konuştu işte hayat güzel bilmemne. adımı sordu, annemi babamı sordu. okuyormusun dedi. ben cevap vermedim. "kardeşin var mı?" dedi, titremeye başladım. ne olduğunu anlatmam için ısrar etti ama tek kelime etmedim.

"eşim de senin için çok endişelendi" derken kapıdan tanıdık bir yüz girdi içeri. elinde katlanmış temiz kıyafetlerle birlikte bir de hediye pakedi vardı. elindekileri kibarca kenara bıraktı. saçlarımı okşayıp öptü beni. işte o an gözlerimden yaşlar boşandı. bu kadın, parkta köpeğini doğradığım kadındı.

göz yaşlarımın sebebi pişmanlık falan değildi lan! kadına olan nefretim birken bin olmuştu şu an. dünyada en nefret ettiğim şey bana acınmasıydı. bu kadın aynı hatayı 2. kez yapmıştı. yataktan sıçrayıp kaçtım ordan. arkamdan öylece bakakaldı inekler.




yıllar sonra tek pişman olduğum şey, o pakedi açmamış olmamdı. içinde ne olduğunu asla öğrenemedim. her neyse, hastaneden çıktığımda ölmeye bile takatim yoktu. sokaklarda boş boş dolaştım. sahile inip oturdum. ne yapmalıydım şimdi. abimi öldürüp katil mi olsaydım? kendimden mi kurtarsam dünyayı bilemedim. adama ne kadar anlatmasam da başıma gelen şey muayenede ortaya çıkmıştı. beni gören herkes suratıma bakıyor, hepsi götümün sikildiğini biliyordu sanki. o utanç beni yerimden kaldırdı. hayatıma lanetler ederek dönüp dolaşıp eve geldim en sonunda.

kapı kilitli bile değildi. içeriye girdim, leş gibi kedi cesedi gibi bi şey kokuyordu. bir süre temiz yerlerde kalınca evimize özel has kokuyu unutmuş olmalıydım. kapıyı pencereyi açtım. kesici bir şeyler aradım evde. bıçak namına bi şey yoktu. helanın önünde bi tıraş bıçağı buldum. kırıp içindeki jileti aldım ağzımda saklayıp bekledim, bekledim... sonunda abim kapıda belirdi.

onu görünce cin görmüş gibi irkildim. o da beni gördüğüne şaşırmıştı ama daha çok sevinmiş gibiydi. sarsak sarsak yürüyerek kendini odadaki tek divana, üstelik benim yanıma atıverdi. ben kenara sıçradım. yumruklarımı öyle sıkıyordum ki tırnaklarım avuç içime batıyordu. tepeden tırnağa titriyordum. o bana baktı baktı "noluyo lan sana yarram otursana" dedi gülerek.

ne bok yediğinden haberi yoktu. bana da diyecek tek kelime bırakmamıştı. 

durmadan bir şeyler söylüyordu. "yemek hazırlasana" dedi, "paran var mı lan?" dedi. daha bi ton zırvaladı ama ben hiç birini duymuyordum. dışarı koşup kapının önüne kustum. jilet ağzımı paramparça etti ama ben kusmaya devam ettim. kustukça zehrimi akıttım, sonunda içim bomboş kaldı. o günden sonra umursamadım beyler. hiç bir şeyi umursamadım. yemeyi umursamadım 20 kilo verdim. bal mumuna batırılmış iskelet gibi kaldım. parayı umursamadım hepsini sigaraya verdim. hayatın benden almadığı bi götüm kalmıştı, onu da verince artık kaybedecek hiç bir şeyim kalmadı anlıcağınız beyler. elime bakmadan "all in" çekiyordum artık hayata.

bir yıl sonra gecenin birinde benim kabus tekrarlandı. yine ensemde leş bir nefes hissederek uyandım. fakat bu sefer hazırlıklıydım. yastığın altından kaptığım gibi orospu çocuğunun gırtlağına dayadım tornavidayı. puşt bana bakıyordu ama beni görmüyordu sanki. durmadan yalvarıyor, bir şeyler söylüyor ve bana 'selçuk' diye hitap ediyordu. tornavidayla gırtlağından dürterek "bir daha canımı yakarsan yaşatmam lan seni!" diye haykırdım. ama takmıyordu herif. yalvarıyor, bir şeyler istiyor, bana 'aşkım' falan diyordu. 

beyin amcıklaması geçiriyordum piçler. gözlerine baktım yine iğne ucu kadardı göz bebekleri. herifin kafa gitmişti. beni başkası sanıyordu yine. az daha ileri ittim bunu. o an baldırlarındaki yarayı fark ettim. altında pislikten griye dönmüş bi don vardı üstüne de uzun kollu bi kazak giymişti. ben baldırları gördüğüm an uyanmıştım. bana yetmişti. baldırlar beyler, çakıyla kaşınmış ve paramparça edilmişti. anlaşılan abim damardan takılmaya başlamıştı yine. 


***

21. yaş günümde abimi toprağa verdim. selçuk denen diğer ibneyle alakalarını yüzeysel de olsa çözmüştüm. abim selçuğa aşıktı. anlatılanlara göre baya deli divane aşıkmış hatta. selçuk da bunu kullanıyordu. onun yüzünden torbacılarla takışmış ve 24 yerinden şişlenmişti. bizim çöplüğün piçlerinden aldığım istihbarata göre durum böyleydi. ama dediğim gibi artık hiç bir şeyi umursamıyordum. değil abimin ölmesi, dünyaya meteor yağsa alevinde sigaramı yakardım o derece. yine de bu piçi bulup hesap sormak istiyordum. hayatım için bir amaç, bir eğlence için.

bir iki soruşturmadan sonra takıldığı mekanları öğrendim ibnenin. alsancak'ta her şeyden sıkılmış zengin züppe takımına  kokain satar, arada orospuluk da yaparmış. onlar da bunu giydirip kuşatıp karnını doyurup cebine parasını koyarlarmış. sıradan başladım barları kafeleri gezmeye. barlar sokağında üç hatunla otururken görüp eşkalinden tanıdım ibneyi. şöyle bir bakınca onun da mavişehir tikilerinden farkı yoktu. giyim kuşam o biçim yerindeydi. babyface tabir edilen, kız gibi bir suratı vardı. sarışın yeşil gözlüydü, ince yapılıydı. belki de benim ibne ruhlu abim bunu görünce kız sandı diye düşündüm. herif bizim çöplükteki bütün kızlardan daha kadınsıydı amk.

gittim yanına, dedim ben tamer'in kardeşiyim. ben bunu der demez yüzü değişti. zaten pek hoşuna gitmemişti bok gibi kılığımla ortamını bozmam. "iki dakka dışarda konuşalım" falan dedi. çıktık dışarı. ben ufaktan kelebeği gösterdim buna. öttürdüm abim hakkında ne var ne yoksa. nerdeyse çocukluktan beri tutukmuş buna. ilk başta bu da seviormuş ama  sonradan tamer çok sıkmaya başlamış zart zurt midemin kaldırmıcağı şeyler anlattı.

tamam, dedim. "kes! asıl konuya gel." bülbül gibi öttü. bu bayağı yolluymuş, satıcıymış iyi para da kazanmaya başlamış. kendi sadece burundan çekiyormuş ama abim damardan girdiği için zaten onunla pek bir işi kalmamış. abim de arada ufak tefek torbacılık yapıyormuş ama dört senedir damarcı olduğu için artık cıvatalar iyice gevşemiş, pek iş alamaz olmuş. o da orospluluk yapıyormuş, falan filan.

"öldü abim haberin var mı lan yavvvşak?" dedim. bunu derken ölümünden ötürü en ufak bir sinir duymuyordum tabi. amacım ibneye intikamcı gibi görünüp gözünü korkutmaktı. herif zaten dünden razıydı. anlattığına göre o da kurtulmak istiyordu abimden. sınıf atlamak üzereydi ve abim sırtında yüktü. abimin bitmesi ikimizin de istediği şeydi.



"gelsene, sana bi bira ısmarlayayım" dedi "hem biraz iş konuşuruz". ben hemen atladım tabi öyle ortam gördüğüm mü var. aslında meraktan geberiyorum sırf onun için istedim ama içeri girince birden yerin dibine girer gibi oldum. yaratık gibiydim amk, iğrençtim lan. ama mecbur oturacaktım artık o masaya.

masada üç tane kız vardı. ben ki ömrümde hiç bir kızla yan yana bile gelememiştim. nedeni malum işte. hem hayvan gibi bir şeyim, adap bilmem laf bilmem. utana sıkıla oturdum bir köşeye yabani gibi. aman allahım beyler, tam karşımdaki hatunu görür görmez yamuldum. kalbim küt küt çarpıyordu. daha önce hiç hissetmediğim bi duyguydu bu. sanırım kalp krizi dedikleri buydu.

ölmedim.

şu andan itibaren de ölmemeliydim. hayatımda gördüğüm en güzel şeyle karşı karşıyaydım. adı aylin'di. upuzun simsiyah saçları vardı. beline kadardı amk, dalga dalga böyle. koskocaman gözleri vardı, uzun kirpikli. ağzı ufacıktı, nokta kadardı nerdeyse. burnu azıcık uzundu yani öyle mükemmel değildi ama yine de o suratın ortasına cuk oturuyordu. anlıcağınız muhteşemdi beyler. ister inanın ister inanmayın bir daha öylesini görmedim. heralde hayatımda nefret ve utanç dışında hissettiğim ilk duyguyu orda yaşadım beyler. ibne selçuk yanımda bir şeyler geveliyordu ama duymuyordum onu. bi garip oldum, çok güzel geldi kız bana. yani bir şeyi ilk defa kıskanmadan, sinirlenmeden güzel buldum. ona bakıp daldığım birkaç saniye boyunca unutmuştum oysa ki sefilliğimi. hatırlayınca saçlarımı, kıyafetlerimi, tipimi, siktim senedir yıkanmadığım için leş gibi koktuğumu ve en korkuncu da tecavüze uğramış olduğumu hatırlayınca utançtan ölücektim az daha. 

***

22 yaşındayım. nihayet devlet baba bi vatandaş olduğumu hatırladı. kelepçeyi takıp aldılar askere. kaçakmışım meğer iki yıldır. vatani görevi hakkari şemdinli'de yaptım. terör örgütünün en azılı olduğu yıllar. sürekli operasyondayız. arkadaşlarımın hepsi öldü.

ben ölemedim.

***

26 yaşındayım. adım osman. askerik yaradı bana; namusumla çalışıp kazanıyorum. halat gibi bileğimle yayla gibi yüreğimle hesabı. 

aylin'i evine kadar takip ettiğim bir gün meğersem ben de takip ediliyormuşum. boynumdan tutup çektiler bastonla. dönüp baktığımda köpeğini kestiğim kadını gördüm. "tanıdım seni sıpa" dedi bana. yüzünde sıcacık bi gülümseme vardı. "kızımı takip ediyosun demek?". yaşlar doldu yine gözlerime. affet beni, diye kapandım ayaklarına. "bana bi pizza sözün vardı" dedi. evine gittik, pizza yaptı bana. tam yemeğin ortasındayken beyamca da geldi. göz yaşlarım dinmek bilmiyordu. saatlerce af diledim, ağladım, dertleştim, yılların zehrini boşalttım pırıl pırıl bir insan oldum o gün. beyamca imalathanesinde bir iş verdi bana. azimli ve çalışkan tutumum sayesinde hızla yükseldim. evlerine de sürekli ziyarete gidiyordum. aylin bana hastalıkmışım gibi davranmıyordu artık. sonunda kendimi açmam için bana bi şans verdi bana. zamanla sevdi de beni. eski belalısından korkuyordu sadece. ne kadar ısrar etsem de söyletemiyorum kim olduğunu. 

adım osman, şu an aylin'le nikah masasındayız. salon mutlu insanlarla dolu. herşey dört dörtlük. aylin elimi tutuyor eli sıcacık, önümde bir hediye paketi. tanıdık bir paket ama  yılların etkisiyle rengi solmuş. mutluluktan ölebilirim.

ölmüyorum :)

sabırla dut yaprağı ipek olurmuş. sevdiğimin gözlerine bakıp "evet" diyorum. nikah memuru bizi karı koca ilan ediyor. kayın pederimle kaynanam gülüşerek paketi açmam için kaş göz yapıyorlar. elimi solgun kırmızı kurdeleye uzatıyorum.

o sırada sadece türk filmlerine olabilcek bir şey oluyor. ibne selçuk elinde tabancayla davetlilerin arasından fırlıyor. meğer aylin'in belalısı buymuş amk. şarjörü rastgele üstüme boşaltıyor. 

"peh.. amatör..." diyorum, "kafamdan vurman gerekirdi."

gelini öpüp masanın altına yığılıyorum.






***



7 Kasım 2012 Çarşamba

boşluk

bir gün yine dünyanın pisliğinden kaçmak için sahile indim. işin aslı, kendi pisliğimden kaçıyordum. balıkçıya bir altın verip kayığını kiraladım. kayıkçının rüşveti.. bu bir hafta çalışmadan şişenin dibini bulmasına yetecek bir bedeldi. işin tuhafı, ben meyhaneden denize doğru kaçarken balıkçı tam tersini yapıyordu. "sikmişim balıkçıyı ve gizemsiz dünyasını" diyerekten atladım kayığıma. ufuk çizgisine doğru çektim kürekleri. okyanusun ortasında yapayalnız kaldığımdan emin olunca durdum. sırt üstü uzandım, yıldızları izlemek istedim ama mor renkli bulutlar göğü kapatmıştı. ben de gözlerimi kapattım. içimden şarkı söylemek geldi. ne de olsa karga sesimi burda kimse duyamazdı. şarkımın ortasında uyuyakaldım.

***

duyduğum seslerle tatlı uykum bölündü. gözlerimi açtığımda bulutların dağılmış olduğunu fark ettim. oohaaa dedim oha! gök yüzünü bu kadar parlak ve net görmemiştim hiç. binlerce yıldız kur yaparcasına göz kırpıyordu. tekrar sese odaklandım. o ses.. öyle tatlı, öyle yumuşak bir sesti ki kulaklarımı okşuyordu. benim küfür ve ağıt duymaya alışkın kaba kulaklarıma dolamaması gereken bir sesti. adeta bir an önce siktir olup gitmem konusunda uyarıyordu beni. kendime hakim olamadım. sesin geldiği yöne başımı çevirdim. ipek gibi, gece rengi saçlarıyla bir deniz kızı şarkı söylüyordu. en parlak yıldız onun gözleriydi. 


..gece rengi saçlarıyla bir deniz kızı şarkı söylüyordu.


eğer okumayı bilseydim, denizkızlarına asla yaklaşmamam gerektiğini de bilirdim. ama bilmiyordum. zır cahildim amk. yaklaştım. gözlerimin içine bakıyor, aklımın örtülerini delip ruhuma söylüyordu şarkısını. cahil ve kaba saba bir balıkçı ne yaparsa onu yaptım. aşık oldum. ah şu okumayı bilseydim.. deniz kızlarının balıkçıları sadece ilginç ve onlardan farklı olduklarından dolayı çekici bulduklarını; babalarının kristal sarayı dışına çıkmak, gerçek dünyayı görebilmek için onları kullandıklarını bilirdim okumayı bilseydim. bilmiyordum, bilmiyordum.. onunla seviştim. artık benim için çok geçti. suya atlayıp giderken bir şey diyemedim. elimi uzattım, tutamadım. ipekten bir kuyruk okşadı avucumu o kadar. zehrimle suyun ortasında kalakaldım.

o günden sonra hep onu aradım. sahillerde dolaşarak ona şarkılar söyledim. ona taktığım türlü türlü isimlerle seslendim ama beni duymadı. tam umudu kesmişken deniz kıyısında uzun kıvırcık saçlı bir bebek gördüm. hayal değildi. bebek yanıma geldi, benimle konuştu. babası olduğumu idda ediyordu. "benden olamayacak kadar güzelsin" dedim ona. "annemin sihrinden" dedi. elini tutmak istedim, suya atladı o da. ikisi de sonsuza dek yok olup gitmişlerdi. hayal görmediğime dair bir kanıtım var: göğsümün ortasındaki kocaman boşluk. elimi içine sokuyorum, arka taraftan çıkıyor. insanlar boşluğuma kafalarını sokup sırıtarak fotoğraf çektiriyorlar.



***


31 Ekim 2012 Çarşamba

siyah orkide


bu gün hemen her cumartesi olduğu gibi bizim hanzolarla 'eğlenmeye' çıktık. zaten genelde adres bellidir, yüzde yetmiş alsancak, yüzde otuz küçük park. eğlenmeyi de sistematiğe oturttuysan kendinden kork amk. al başını ellerinin arasına, nasıl bir deney faresine, nasıl işe yaramaz bir göte dönüştüğünü düşün. benim eğlenme olayının amacı zaten bellidir: kafayı sıyırmamak için yalnız kalmamaya çalışırım. zaten eğlenme dediğime bakmayın benimkinin adına sosyalleşme çabası denilebilir ancak. yalnız kalmaktan ölesiye korkarım ben. ne zaman yalnız kalsam benim o gözüm, benim o şirret gözüm içeriye dönüverir. kendi içimi görürüm. benim içim ne kadar harap, ne kadar iğrençtir bir bilseniz. benim içim vebalıdır. eğer siz de görebilseniz, size de bulaşır anında. içimde kan gövdeyi götürmektedir. lağım fareleri cirit atar orda burda. vöcür vöcür kaynaşır, kemirecek bir şeyler ararlar. hiç de aç kalmazlar. her yer yarım kalmış tasarıların, yanıp gitmiş hayallerin enkazlarıyla doludur. tam anlamıyla bir hayaller kerhanesidir benim içim. işte bu gün de bu manzarayla baş başa kalmamak için çıktım. çıkmak zorundaydım.

bizim hanzolar tutturdular illa bostanlı'ya gidelim bostanlı'ya gidelim. iyi dedim gidelim amk sik var ya bostanlı'da. değişiklik olur götlük yapma dediler tamam dedim. hem evime de yakın taksi parasından yırtarım amk dedim. neyse efendim gittik sonuç olarak.

bunların tanıdığı bir herif varmış, onun mekanına gittik. herife aitmiş mekan. dedim ulan nerden tanıyonuz bu dallamayı? adam tam bir pavarotti azizim. sakal bıyık o biçim. saçları da at kuyruğu yapmış. beyaz gömlek, pantolon askısı falan, boynunda boynunda fular. şekil kasmış kasmasına da, suratına sıçmazsın bile o derece. adını  bile unuttuğum bi filmdeki pezevenk karakterinin tıpkısının aynısıydı adam. dravdan bi telaş içinde masaları gezip memnuniyet kontrolü çekiyordu. nihayet bizim masaya da geldi. ehm diye boğazını temizledi. 


"ne sipariş ettiniz beyler?"

ne sipariş ettiniz beyler? diye sordu. mekan bunun ya illa soracak göt. biz de menüde bulabildiğimiz en adi ve en ucuz şarabı istemiştik. dedik aha bunu aldık. herif baktı baktı listeye aynen şöyle dedi : "beyler yalnız o adi şeyi içeceğinize burda gayet ucuz (95lira) ve vintage şeyler var onlardan alın bence o içtiğiniz nedir allasen?" bizim hanzolarla şöyle bi bakıştık, kimsenin niyeti yok "vintage şeyler" falan içmeye fiyattan dolayı. yok aga dedim adama; dandik mandik getir sen bunu içicez biz.


neyse geldi bizim siktiriboktan şarap, ki 23liraya satılıyor bakkalda aynısı. burda 50 lira. gel gelelim garsonun triplerine.. sanırsın bin yıllık özel üretim bağ şarabı getirdi. bir de tatmam için koydu şarabı. bu arada garsondan da ayarı yedik "bence daha iyi bir şey alabilirdiniz xxx bey in de dediği gibi, isterseniz geri götüreyim" ulan amın oğlu, sana mı düştü ucuz şarabımızın tasası diyemedim tabii. onun yerine tadını herkesin bildiği bu boktan şeyi tadıp, daha doğrusu lök diye mideme döküp aynen şöyle dedim "mmm bu benzersiz lezzete asla hayır diyemiyorum. doldur!" adam ruh hastası olup olmadığımı anlamak için uzun uzun baktı suratıma. olduğumu anlayınca ses etmeden doldurdu şarabı.

millet uzun ince doğranmış hıyardı havuçtu takılıyor, biz katıksız içiyoruz şarabı. bizimkiler ufaktan baymaya başladı tabi. sigara yaktı birisi, anında garsondan ayarı yedi. dışarı çıkmamız lazımmış. millet çıktı ben piç gibi arkadan yetiştim. meğer sigara içmeye çıkmanın da raconu varmış. kadehini kapan sigaraya çıkmıştı. benim kadeh masada kaldı tabi. sikerim şarap çanağını dedim zaten bayılmıyorum ayak aromalı çürük turşu suyu içmeye. maksat muhabbet olsun işte. hava da serinlemiş tabi biz içerdeyken. üstümde yaka bağır açık ince bi gömlek var hafiften üşüyorum tabi. sigarayı körükledim bi an önce bitsin diye.

o sırada bi hatun gözüme çarptı. sarışın, bi deri bi kemik bir hatun. götünün sınırında bir etekle upuzun çizmeler giymiş. kendi çevresince seksi olarak algılandığınan ve kendini öyle sandığından eminim. her boktan sıkılmış, her şeyi yaşamış ve tüketmiş gibiydi.



aklıma bir zamanlar benim olan bir kadın geldi. o etek giyemezdi. topuklu ayakkabı da. ayağında bir problem vardı. (annesi küçükken çay mı dökmüştü öyle bi sik tam hatırlayamadım sebebini ama sol ayağından diz kapağına kadar yanık izi vardı) saçlarını böyle profesyonel bir edayla yana atmayı beceremezdi. sigarasını kendi yakardı. bu kaşar gibi gözlerini süzerek sigarayı ağzına koyup başını hafifçe uzatarak on ayrı çakmak sunulmasını beklemezdi. kazağının kollarını böyle çekiştirip ellerinin üzerine kadar indirmez ve böyle bacak bacak üstüne atmazdı. o kameralara oynamazdı. beceremezdi ki. onun becerdiği tek bir şey vardı o da bendim. hayatımı itina ile, tabiri caizse nakış gibi dokuyarak sikmişti. geçmişin tadı içtiğimiz ucuz şaraptan çok daha beterdi. zehir gibiydi.

işte o an nefret ettim o sarışın orospudan. onu alıp ortadan ikiye bölmek istedim. klas parfümünün aksine içi lağım gibi, kerhane gibi kokardı herhalde. içine girip çıkan her boydan çeşit çeşit düzinelerce yarraktan sonra... tanımadığım insanlardan nefret etme huyumdan vazgeçsem sanıyorum ki artık hiç bir şey hissetmezdim.

neyse efendim, az önce benim yaptığım gibi önümüze gelene yapıştırırız hemen orospu diye. hiç merak ettiniz mi orospu gerçekte neye denir? neye denicek amk para (ya da bi bedel) karşılığı kendini becerttirene denir. bu durumda arabanız, tekneniz, sosyal statünüz ya da bazen sadece giysilerinizin markası için sizinle takılan veya evlenmeye çalışan kıza da orospu denmez mi? para için becerttirmenin evlenerek veya evlenmeden olması orospuluk durumunda neden değişime yol açıyor ki? 

orospuluk dünyanın en eski mesleğidir piçler. her kadının içinde de farklı dozlarda bulunur. vakti zamanında bi orospu tanımıştım, çiçek yerdi kendisi. ona ömrü boyunca hiçbi erkek çiçek almamış. o da çiçek buldu mu yerdi. çiçek almak onu tatmin etmezdi, çiçekleri vazoya koymak onu tatmin etmezdi, çiçekleri koklamak onu tatmin etmezdi. o da yiyordu. sigaradan leke leke olmuş düşleriyle en güzel çiçekleri öğütüyor, eziyor ve pis kokulu midesine indiriyordu. bunu öğrendikten sonra ilk ziyaretimde ona bir orkide götürdüm. onu yedi ve öldü. zehirlenmişti. pahalı çiçek ağır gelmişti bünyesine. bok böceğini bokun içinden alıp gülün içinde yaşamaya zorlarsanız oracıkta ölür. zavallı orospular...

bu arada, orkideye hiç dikkat ettiniz mi?  vajinaya (amcığa) benziyor. bunu herkes biliyor artık. hatta malum kadın pedinin marka ismi de ordan geliyor büyük ihtimal.

gördüğünüz gibi benzerlik ayan beyan ortada.

ya bizimki neye benziyor? ben söyleyeyim hemen: yarrağa benziyor. yarraklarımız yarrağa benziyor. hunharca sikmek için gelmişiz dünyaya. birbirinden güzel orkideleri sikip soldurmak için. salepin orkideden yapıldığını biliyor muydunuz? hani şu içerken "bu ne lan içine mi attırıyolar bunun?" muhabbeti yapılan sıcak kış içeceği.  salepin o yapış yapış koyu kıvamı atmıktan çok vajinal sıvıya benziyor. vajina güzel şeyler salgılıyor olabilir kendi başına. ama ne zaman onun içine daldırsak uzvumuzu, orkideler soluyor, çirkinleşiyor ve iğrenç şeyler çıkıyor içinden. kıçına şaplak atınca anıran iğrenç et parçaları.. neden yapıyoruz bunu bilmem. durmadan çıkıyor o yaratıklar. 

ben bunları düşünürken baya bi dalıp gitmişim tabi. kendime geldiğimde fark ettim ki şarap diye içtiğimiz iğrenç sıvı bitmiş, siktir olup gitme vakti çoktan gelmişti. bizim hanzolarla kaş göz yapıp kalktık. kapıdan çıkarken yine o sarışın hatunu gördüm. corvette marka bi arabaya biniyordu. arabanın şöför mahalinde orta yaşlı, kanca burunlu kel bi herif vardı. ilyas salman'a benziyordu. ama yüz hatları garibanlıkla değil, bolluk öküzü olmanın görgüsüzlüğüyle sivrilmişti. sarışın binerken biraz oyalanınca kel dalyarak anında azarladı bunu kart sesiyle. kadınlar kendilerini üç kuruş için satıyorlar. sonra da karşı cinsten saygı bekliyorlar. dışardan saygı beklemenin ilk kuralı, kendine saygı duymaktır. bu barzo birazdan onu kendi evine götürecek. orasında burasında siğiller çıkmış kapkara sikini kızın vücudunun içine saplayacak; büyük ihtimal anal seks isteyecek. hayır cevabını aldığında zorla sahip olacak istediğine. mini tecavüzler gecesinde çığlık, gözyaşı ve bok başrolleri oynayacak, orkideler solup kararacak yine... şu mekanda takılıp şu arabaya binmek için çok ağır bir bedel bana sorarsan. bir gece daha kahpe insanlarla yüz yüze gelip iğrenerek sırtımı dönüyorum. soluğu köşe başındaki seyyar pilavcıda alıyoruz. hijyenden yoksun pilavı kaşıklarken huzuru yeniden yakalıyorum. kıssadan hisse: ait olmadığınız yerlerde bla bla...










18 Ekim 2012 Perşembe

osman returns

selam beyler, hal hatır faslını geçiyorum. diablo yazmaktan vazgeçtim. fazla kurcalamaya gerek yok, daha önceden yazılmış bi hikayeyi coverlamaya ne gerek var? ağanın bokunun üstüne sıçılmazmış. diabloyu kendi haline bırakıyoruz. hem sikmişim feriştahını da iblisini de. feriştah melek anlamına gelir bu arada cahil piçler. herneyse... osman'ı özlemedik mi hepimiz? evet, en çok da ben özledim amk. ha bi de aklıma gelmişken, bundan sonra 1den fazla bölümü olan hikaye de yazmıyorum. hayatta başladığı işleri nadiren bitirebilmiş bi insandan arkası yarın kuşağı bekleyemezdiniz değil mi? blogun tozlu sayfalarında yarım kalmış öyküler için diyeceğim şudur ki, yazar bu öyküde finali okurun yorumuna bırakmış. hahaha işte bu! yıllardır fırsatını kolladığım intikamı sizden almak istemezdim ama başka da kimsem yok. çok şerefsizce. çok ibnece biliyorum.

dün uzun, lüle lüle saçlarıma kıydım. o saçlar ki,  insan içine çıktığımda topluma sebepsiz bir nefretle bakan gözlerimi saklayan pelerinimdi. gerim gerim gerilen yüz kaslarımı, no fear markası gibi çatılan kaşlarımı gizleyen örtümdü. bi tutam güvensizliği ve tedirginliği de kapatırdı. taktığımda kimsenin gözüne batmayan bir maskeydi; sayesinde rahatça dolaştığım. artık yok. oturdum berber koltuğuna "üç" dedim.  nedenini sormayın tam olarak bir açıklaması yok. ne de olsa bi gün ayrılıcaz diyip sevgiliyi terk etmek gibi bişeydi diyebilirim. eve dönüp aynaya bakınca şoka girdim tabi. şokun etkisinden midir nedir birileriyle paylaşmak istedim. hemen yeni halimle bi fotoğraf çekilip fotoları yan yana tek karede birleştirerekten tedaviden önce/tedaviden sonra tadı yakalamak gibi şeyler. napıyosun lan sen? dedim sonra. napıyosun amk!!!

 bazı tipler vardır, her boklarını ama her boklarını sosyal medyada paylaşırlar. paylaşırlar ve anında reaksiyon beklerler. sosyal medya diyen ağzıma da sıçabilirsiniz ama artık adı bu oldu. neyse efendim bu insanlar istisnasız her şeylerini paylaşırlar. bir gün pinkikteler bi gün tatilde. bi gün iş yemeğindeler bi gün konserde. bi gün meyhane bi gün kerane. bu insanlar hep bi yerlerdedirler ve siz onlardan asla kaçamazsınız. sürekli haritada biyerde etiketlenirler ve her an paylaşım sitelerinedirler ayfonları sayesinde. hiç bir şey kaçıp kurtulmaz ellerinden. otobüs durağında olsun metro deliğinde olsun, manikürde pedikürde bilmemnede illa ki bi malzeme bulurlar. bulurlar ve anında instagram filtresinden geçirerek burnunuzun dibine sokarlar.


makyözüm haqqı -elleri sihirlidir3<3<33

hele hele bunların bazıları vardır ki, her şeyin yolunda gittiği izlenimini verir bu insanlar. çok güler, çok konuşurlar. kendilerine güvenirler. sigara içmezler ve mutlaka 1-2 adet pahalı hobileri olur scuba diving bile olabilir belki snowboard. bi aksilik olmadıysa yurt dışına çıkılmış, seyahat edilmiş ve gözümüze sokulmak üzere milyonlarca fotoğraf edinilmiştir. kız arkadaşları vardır, erkek arkadaşları vardır. hepsi birbirlerini çok severler. etrafları hep kalabalıktır. üstleri başları temiz, düzgün ve pahalıdır bunların. üstelik de inançlıdırlar. ama muhafazakar değillerdir. hoş, ateist olanı bile bi tabuya tapar elbet. yine de zihinleri her türlü gelişime açık ve eğitimlidirler. her gün toplumsal sorunlardan bahsederler. toplumun kanayan yarası olan bizler için çözümler üretirler. o kadar aydındır ki bu insanlar bazen bakarken gözlerim kamaşıyor. bu kadar harikalar ama eve gidip kan işeyip işemediklerini bilmiyorum. işkence videoları izleyerek ereksiyon hale geçip mastürbasyon yapıp yapmadıklarını da. belki dövülmekten, kırbaçtan hoşlanıyorlardır. belki kendi kuzenlerine ilgi duyuyorlar. belki de gece uyumadan önce yatakta cenin pozisyonu alıp korkudan tir tir titriyorlardır. 

kızlarla ;););)   twitpic.39488d273dhhı
bir kız arkadaşım vardı. sevgilim değil, sadece kız arkadaş idi. üniversitede bir oda arkadaşı varmış. istanbul'u pek bilmem yalan olmasın tarabya'da mı öyle bir yerde villada oturuyormuş. hani şu platin saçlı  tikilerdenmiş kız. iki bin liralık çantayla gidermiş okula. misler gibi parfüm kokarmış ama bir sorunu varmış kızın. kapı açık sıçmaktan hoşlanıyormuş. ilginç, ben bunu sadece yalnız adamın laneti sanırdım. her neyse, kaltak kapı açık takılırmış çünkü sıçarken sohbet etmeyi ve müzik dinlemeyi severmiş. üstelik kendi burnu koku almıyormuş çocukken geçirdiği bir hastalık yüzünden. amma, lakin ki,  göt kadar yurt odası yaşanmaz hale geliyormuş kokudan. kız bundan zerre rahatsızlık duymuyormuş. çatır çatır, osurarak sıçıyormuş. üstelik sıçtıktan sonra götünü sildiği boklu tuvalet kağıtlarını klozete değil, çöpe atıyormuş görülecek şekilde. ah şu üst tabaka. onları hep sevmişimdir. sik kadar dünyamızda kapı açık sıçar,her yeri kokutururlar. güzel ve zarif görünürler, bakımlı görünürler ve prada parfüm kullanırlar. bizse durmadan kokarız. onları rahatsız eder ve iğrendiririz. şimdi taşlar yerine oturmuştur umarım.

gerçi herkesin ne olacağı daha ilkokul sıralarında bellidir. hiç unutmam ilkokuldayken bir piçe annesi beslenme saatinde  mcdonalds'tan hamburger falan getirirdi. anasını satim olan var olmayan var... öğretmenimiz nasıl izin verirdi bunlara bilmiyorum. gerçi okul aile birliği bilmemne derken idare bu velinimet velilere muhtaçtı ve gönülleri hoş tutulmalıydı. her neyse, genelde bende yiyecek pek bir şey olmazdı. bayatlıktan hamur olmuş ekmek arası peynir falan.onu da kendim hazırlardım zaten. beslenme örtüm buruş buruş ve leş olduğu için yemekten sonra dışarı çıkmayıp defterime yüz kere 'beslenme çantamı temiz ve düzenli tutmalıyım' gibisinden şeyler yazmayı alışkanlık haline getirmiştim.


neyse, bu piçin annesi ne zaman sınıftan içeri adım atsa içim cız ederdi. çünkü bu, birazdan o hamburgerin dayanılmaz kokusunu alacağım anlamına gelirdi. kadının elinde bej renkli ve sarı-kırmızı logolu kese kağıdını görünce içim daralırdı. işte saçları fix amerikan traşı kesilmiş piçinin yanına gidiyor, işte abartılı tavırlarla öpüp seviyor, işte beslenme örtüsünü oğlu için seriyor ve işte o mükemmel, pofuduk, yusyuvarlak hamburger paketten güneş gibi doğuyor! yanında da kola. üstelik de tatlı olarak donut var. ben hiç donut yememiştim o zamanlar. hoş, halen tadı neye benziyor hiç bi fikrim yok. polis yiyeceği olarak kafama kazınmış sadece. yine de o zamanlar bir iki kere hamburger yemiştim ama nasıl olduysa hatırlamıyorum. bu piçle birlikte biyerde sınava girdik de annesi bizi çıkışta mcdonalds'a götürdü sanırım. neyse işte; piç hamburgerini poşetten çıkarıyor, piç hamburgerden koca bir ısırık alıyor, piç karnını 10 numara doyuruyor. o hamburger benim olsa onu ufak ufak ısırırdım, böylece çabuk bitmezdi. bazı insanlar gerçekten kadir kıymet bilmiyor dostlar. ben de saçlarımı hart hurt kestirip attım işte kenara. tıpkı bu yazıyı da kestirip attığım gibi. sizin sikiniz taşşaanız sağolsun canlar. finali yine bağlayamadık ama önceden belirttiğimiz gibi; yazar yorumu okura bırakmış...











16 Eylül 2012 Pazar

diablo - bölüm I. b


nam-ı diğer "amcık ağızlı" abdurrahman
cehennem sayısız çağlar boyunca üçlü otorite egemenliği altında yönetilmiştir; dilaver, bayram ve mustafa kardeşler tarafından. bunların astları olan abdurrahman, bilal, durmuş ve ataniye de çüksüz kötüler (lesser evils) olarak kendi görevlerini harfiyen yerine getirmektedirler amma lakin ki, içlerinde yönetmeye olan açlık alevi sürekli yanmaktatır. özellikle abdurrahman yıllardır dilaver'i devirme planları yapmaktadır. ama bu tek başına üstesinden gelemiceği kadar ağır bir hamledir. o yüzden kardeşinden, yalanların lordu bilal'den yardım ister. kendisi cehennemin başına geçtiğinde bilal de onun sol taşşağı olacaktır. ve ikisinin hükmü dillere destan olacaktır plana göre. bilal abisinin büyüklüğünü kabul edip kaderine razı olmuş görünür. ne de olsa yalan söylemenin üstadıdır. günü geldiği zaman abisini de devirip kendi saltanatını sürebilecektir. ne de olsa abdurrahman'ı devirmek üçlü otoriteyi devirmekten çok daha kolay bir lokmadır. diğer çüksüz şeytanlara gelince, onlar çok daha azına ihanet etmişlerdir. olası bir isyanda abdurrahman'ı desteklemeye söz verirler. şeytanın verdiği söze güvenmek şahsen bana komik gelse de, yeni yönetim geldiğinde ayrıcalıkları olacaklarına inandıkları için ufak bir güven kırıntısı yaratabilir.  kağıt üstünde plan işleyecek gibi görünmektedir. abdurrahman son olarak taktiği gözden geçirir ve start tuşuna basar. ilk hamle bilal'in öngördüğü gibi, doğru zamanı kollamaktır.

yalançı bilal

iblislerin en yaşlı ve en güçlüleri olan üçlü otorite, ışığın savaşçıları karşısında sayısız zaferler kazanmıştır. ama getirdikleri yıkımı cennet'e asla taşıyamamışlardır. yine de melekler tarafından korkulan acımasız efendilerdir. tarihçilere göre - ki o ben oluyorum - karanlık sürgün; fosforlu cevriye'nin nephalem'ları (insanları) cehenneme getirip dilaver'e sunmasıyla başlar. çünkü, kardeşler ölümlülerin muazzam gücünü farkedip güçlerini bu konu üstünde yoğunlaştıracaklardır. cennetle olan savaşlarında mutlak zaferin anahtarının ölümlü ruhlar olduğunu anlamışlardır. işte bu da tam bilal'in beklediği fırsattır. kendilerinden sırt çevirildiği ve ölümlülere ayrıcalıklar tanındığı yalanı için için yanmaya başlar iblisler arasında. bilal'in sabırla ektiği tohumlar meyve vermeye başlamıştır. artık yapacağı tek şey arkasına yaslanıp kaosun tadını çıkarmaktır. abdurrahman cehennemin en geniş salonunda iblisleri toplar ve onları ihanete teşvik eder. artık liderliğini açıkça ortaya koymaktan çekinmez. cehennemin yedi katında ve büyük salonlarında kardeşler'e sadık olanlarla hainler arasında büyük ve kanlı çarpışmalar olur. dilaver, bayram ve mustafa bizzat kendileri de yiğitçe savaşırlar ama ne var ki sonunda yorgun düşerler. zayıflamış ve bedensiz bir şekilde utanç içinde cehennem'den ölümlülerin dünyası sığınak'a sürülürler. abdurrahman cehennemin yedinci katında zafer tebriklerini kabul ederken gürültülü kahkahalar atar. yoldaşlarına verdiği vaatleri çoktan unutmuştur. 

***

dünya'ya sürülen kardeşler birbirlerinden ayrı bölgelere düşerler. ilk amaçları bölgeyi tanımaktır. bir süre bedensiz şekilde takılırlar. zamanla buldukları zayıf bedenleri kullanarak korkunç karanlık efendi görünümlerine geri dönerler. üçü de elverişli buldukları bölgelere yerleşerek insanların şehvet ve açgözlülüklerinden beslenirler. kendi önlerinde diz çökmeyenlere kan kusturarak yayılmaktadırlar. kimileri korkudan kimileri güce olan ihtirastan, kimileri de üstün iradeye karşı gelememekten dolayı onlara katılırlar.

ilk yazıda tayyar'ın dünyayı keşfettiğini ve ara ara devriye atmak için geldiğini söylemiştik. tayyar dünyaya olan bir sonraki ziyaretinde dünyada olağanüstü bir durum olduğunu fark eder. yürüttüğü soruşturma sonrasında baş iblislerin dünyaya indiğini anlar. "hemen melek konseyi'ne uçup rapor vermeliyim" diye düşünür. düşünür ama son konsey toplantısında ibrahim'le papaz olduklarını hatırlar. "ibrahim baş iblislerin dünyaya indiğini duyarsa götümden kan alır" der zira ibrahim hem dost hem düşman arasında atarlı ibrahim diye bilinir . gazabı tayyar'ı bile korkutacak kadar şiddetlidir. tayyar bu küçük sırrı kendisine saklamaya karar verir. bu boku kendi çabalarıyla temizleyecektir.

son melek konseyi toplantısından flashback bir görüntü

***

devam edecek...

26 Ağustos 2012 Pazar

diablo - bölüm I. a

günah savaşları

allah cennet ve cehennemi dengeli bi şekilde yarattıktan sonra dünyevi işlerden elini eteğini çekmiştir. cennet sakinleri olan melekler dirlik düzen içinde yaşarken cehennem'deki mına koduğum iblisleri de siklerinin keyfine kaos ortamında takılmaktadırlar. zaman içinde birbirlerinden haberdar olan bu 2 boyut amansız bir sidik yarışı içine girecektir. klasik iyi/kötü savaşı işte. bu savaşlar başlamazdan evvel cennet ve cehennemin yönetim kadrosuna şöyle bir göz atıyoruz:

cehennem:

1- dilaver             (diablo)
2- bayram            (baal)
3- mustafa            (mephisto)
4- abdurrahman    (azmodan)
5- bilal                 (belial)
6- durmuş             (duriel)
7- ataniye            (andariel)

yukarıdaki liste taşşaklıdan taşaksıza doğru hiyerarşik bir düzendedir. dilaver, bayram ve mustafa cehennem'i yöneten baş iblisler (prime evils) olmakla birlikte kardeştir bu ipneler. diğerleri de çüksüz iblisler (lesser evils) olarak emir komuta zincirinde yer alırlar. tabi sürekli bi çekişme vardır bunların arasında.

buraya kadar herşeyi anladıysak devam ediyorum. anlamayan tekrar okuyuversin kısa zaten. anlamadan devam ederseniz bi anlamı olmaz eşşek gibi 10-20 sayfa yazıcam çünkü.

cennet'in yönetim kadrosu da şu şekildedir:

ibrahim    (imperius)  kahramanlık başmeleği
tayyar      (tyrael)      adalet başmeleği
aynur       (auriel)      umut başmeleği
idris         (itherael)   kader başmeleği
maksut    (malthael) bilgelik başmeleği

aga çok isim var nasıl aklımızda tutçaz demeyin hikaye zaten bikaç karakterin etrafında dönüyo. diğerleri genel anlamda figüran. her bi sik tayyar'ın başının altından çıkıyo zaten. neyse fazla dağıtmadan devam ediyoruz hikayemize.

tayyar
iblislerle melekler birbirlerinden haberdar olduktan sonra prensipte anlaşamamışlar ve ilk çatışmalar başlamıştır. zaten yaratılışta birbirinin tam zıttı olan bu iki ırkın kapışmasından daha doğal ne olabilirdi sevgili okurlar. çatışmalar büyük ve uzun süreli bir savaşa dönüşmüş, cennet ve cehennem orduları amansızca kapışmışlardı. iki tarafta da kahramanlar yiğitlikler göstermiş ama kurban olduğum allah öyle bir denge koymuş ki kimse kimseye üstün gelememiştir. taraflar savaştan yorulunca kendi boyutlarına çekilmiş ve bilek gücüyle değil zekayla ilerleme kaydetmek için ar-ge çalışmalarına başlamışlardır. yine de savaşın tam olarak bittiği söylenemez çünkü inceden inceye sürekli devam etmiştir. durum böyle olunca iki tarafta da ayrılıkçılar türemiştir. isyanını açıktan dile getiren ilk babayiğit cebrail'lerin sülo'dur. sülo, kendisi gibi bu anlamsız sidik yarışı olan günah savaşlarından bıkmış olduğunu düşündüğü diğer melekleri köşkünün salonunda toplar ve onları haklı bir isyana sürükleyecek türden konuşma yapar. "gardaşlarım, şu siktiğimin 3 günlük dünyasında neden kardeş kardeşi kırıyor? allah bizleri nurdan onları ateşten yarattı diye mi bunca çekişme? sorarım size, binlerce yıldır savaştık da ne oldu götümüz arşa mı değdi? 2 dakka huzur verin amına koyiyim ya..  açacağınız başlığı sikeyim ben gidiyorum!" der ve salonu terk eder. hayatlarında aptal, salaktan başka pis laf duymamış olan meleklerin dibi düşer tabi bu tarz bi isyan görünce. "cebraillerin sülo adamın dibiymiş aga" diyip  sülo'nun peşine takılırlar. artık cehennemin dibine kadar (gerçek anlamda) izleyeceklerdir sülo'yu.

cehennem tarafında da durum farklı değildir. sonuçsuz ve amaçsız savaştan sıkılan iblisler; cehennemin 7. katında söz sahibi olan alevli cevriye'nin gazına gelirler. sülo'nun çektiği restin benzerini çekerekten cehennem çukurlarını sessizce terk ederler. sıkı casusları sayesinde el altından karşılıklı mektuplaşarak sülo'yla görüşme talebinde bulunurlar. sülo ilk başta teklife sıcak bakmaz. nedeni ise iblis dölüne güvenmemesidir. sülon'nun ağabeyinin kayınçosu "abi hani şeytanlarla melekler aynı bokun lacivertiydi?" diye bir soru yöneltir. sülonun aklı başına gelir ve görüşme talebine olumlu karşılık verir. zira kaçış için iki taraf da sike sike birbirine muhtaçtır. sülo ve ekibiyle tarafsız bölge ilan edilen arafistan'da buluşurlar.

cebraillerin sülo alevli cevriye'yi görür görmez aşık olur. iblis de olsa vahşi bir zerafeti ve güzelliği vardır cevriye'nin. iki kuyruk sallayıp iyice aklını alır sülo'nun. uzun görüşmeler sonucunda ayrılıkçılar kendi kafalarına göre takılabilcekleri bir dünya yaratma görüşünde birleşirler. yaratılacak yeni boyut için bir tür çekirdek olan dünyataşı'nı çalarlar ve sığınak (sanctuary) adını verdikleri yeni bir dünya yaratıp oraya yerleşirler. bir süre kendi istedikleri gibi yaşayıp barış içinde takılırlar. orada iblislerle melekler çiftleşir ve çoğalırlar. onların dölleri olan ilk insanlara nephalem denir. eh, zaten bizim dünyamızda da olduğu gibi; şeytani ve ilahi özelliklerin kesişim kümesi insandan başkası olamazdı. her neyse, nephalem'lar hibrid ırk oldukları için dengesiz şekilde güçlüdürler. "kontrolsüz güç, güç değildir" mottosuyla harekete geçen alevli cevriye'nin içinde tekrar cehennem'e dönme ateşi yanmıştır. nephalem'ları da meleklere olan savaşta kullanarak meleklerin kökünü kurutacaktır. tam bir cinsini siktiğim cinsine çeker vakasıdır bu. cevriye, toplayabildiği kadar adamı alıp tekrar cehenneme döner ve savaşlar tekrardan başlar. ilk başta planı başarılı gibi gözükse de sonradan işler boka saracaktır. neden mi? adaletin kılıcı tayyar dünyataşı'nın çalındığını farketmiştir. 

tayyar başlattığı takip sonucunda sığınak boyutunu keşfeder. insan ırkıyla tanışan tayyar bu yeni türden çok etkilenir. yazık ki ayrılıkçıların elinde piyon olmuştur bu babayiğitler. tayyar acilen melek konseyi'ne uçar ve gördüklerini bülbül gibi öter. savaşçı melek ibrahim bu durumdan hiç hoşlanmaz. sığınak boyutu'nun yok edilmesi için oylama başlatır. kendisi ve bilgelik meleği maksut evet oyu verirken umut meleği aynur ve kader meleği idris hayır diyecektir. onlar kaderin çizdiği yolda herşeyin bir sebebi olduğunu savunurlar. oylar ikiye iki berabera kalınca gözler tayyar'a döner. tayyar yüzyıllarca sürecek olan yıkım, gözyaşı ve diğer tüm hüzün verici olaylara sebebiyet veren kararını verir. sığınak dünyası ve insanlık yok edilmeyecektir. kaderine de terk edilmeyecektir. tayyar sorumluluğu üzerine alarak (bi de almasaydın amk) köşesine çekilir. ibrahim'le tayyar o gün papaz olurlar. içlerinde kafası en az çalışıp sesi en çok çıkan olmasına rağmen ibo bile başlarına örülen çorabın farkındadır...

ibrahim