29 Kasım 2011 Salı

uçuş 666

ölümden sonra ebedi bir hayat var mı? bir çoğumuzun kafasını kurcalayan bu sorunun mutlak bir cevabı yok malesef. hepimiz inanmak istediğimize inanıp o yolda tüketiyoruz hayatlarımızı. sonunda da bilinmezliğe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz tek başımıza. yaptığımız iyilik ve kötülüklerin hesaba çekileceği  tek bir gün. eğer varsa, o gün geldiğinde ne bok yiycez?

ortalama insan ömrü 65 yıl desek; sonsuzun yanında 65in bir değeri var mı? hadi 65 değil de bir milyon yıl ömrümüz olsun. sonsuzun yanında tüm sayıların değeri sıfırdır. bu durumda yapılması gereken en mantıklı şey, herşeyi bırakıp öteki taraf için çalışmaktır. peki ya sonraki hayat yoksa? kurduğumuz denkleme göre ortalama 65 yıl ömrümüzün de bir değeri yok demektir. hayvan gibi ölüp gitmek için 65 yıl yaşıcağıma dünyaya gururla sırtımı dönerim daha iyi. evet, karar verdim. tanrının olmadığını anladığım gün anlamsız yaşamıma son vericem.

***

daha önce başarısız birkaç intihar girişimim olmuştu. "ölemedim. o kadar zavalııyım ki ölmeyi bile beceremedim" diye avutmuştum kendimi ama işin aslı bu değildi. korkmuştum, amına koyiim it gibi korkmuştum! çünkü içimde hala bi umut vardı. ölüp gitmek değil de yaşama tutunmak istemiştim. canına kıyanların cehennemde sonsuza dek yanacak olması da aklımdan çıkmıyordu.

hell yeah!!!
ama bu sefer farklı. içimde ne bir umut kaldı ne bir inanç.  bilek kesme, 1 kutu hap yutma vs.. gibi basit yöntemler yok önümde. mavişehir'de çatıdayım. 19 kat. kesin ölüm. ilk adımı attıktan sonra geri dönüşü yok. inan ki gözümü hiç korkutmuyor bu yükseklik. çünkü artık eminim öteki tarafın sadece bir söylenti olduğundan.

intihar mektubu, son akşam yemeği, son sigara gibi teatral zırvalar da anlamsız. zaten bu sıradan bir intihar değil. cinnet geçirip kafama sıkmıyorum, borç batağında değilim, bla bla... ben sağlığımda hayatın anlamını çözdüm! yaşamın anlamsız olduğuna ve artık hoşuma gitmediğine karar verdim. ve işte, hoşçakal demeden gidiyorum.

çatının kenarına gelip aşağıya baktım. genital bölgem uyuşur gibi oldu. bi sigara yakıp biraz oyalandım. yok moruk böyle ağır ağır olmucak bu iş dedim. iyice gerilip başladım koşmaya. çatının kenarındaki kısa duvardan yaylanıp smaç basar gibi sıçradım yukarı, daha yukarı. kanatlarım gök yüzüne değdi. esen tatlı rüzgarda saçlarım uçuşuyordu. insanlığın özgürlük özgürlük  diye götünü yırttığı şey bu olmalıydı. tüm güzel şeylerin kısa sürdüğü gibi bu da hemencik bitiverdi ve sonrasında ölümüne düşüş başladı. ananısikiyim bütün içorganlarım kafama toplandı. kalbim sanki ağzımda! ne kadar hızlı düşüyosam artık etraf bulanıklaştı nfs underground'da nitro basmış gibi. kalbim çatlamak üzere! yolu yarılamışken aniden iki kişi kollarımdan yakaladılar. LAN NOLUYO!? diye baktım beni tutanlara. bi tanesi pençeli(?) eliyle aşağıyı gösterdi. anında kafamı çevirip baktım. hızla düşen bir vücut önce sokak lambasına çarptı, sonrasında asfalta çakılarak paramparça oldu.

refakatçilerimle göğe doğru yükselirken hasiktir dedim. hassssiktiiiir...

http://fizy.com/#s/1548ys

24 Kasım 2011 Perşembe

96. saat - bölüm III

(hikayenin ilk bölümlerini okumayanlar bu linklere bastılar. siz de hikayeyi piç etmek istemiyorsanız içeri buyrun)

http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/10/96-saat-bolum-i.html
http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/11/96-saat-bolum-ii.html

kapıyı hışımla açıp dışarı çıktım. hava buz gibiydi. kar yağışı da inceden başlamıştı. kodumun deve kuşunu ne siz sorun ne ben söyliyim. göz göze gelmemek için hızlıca çıkıp burnumun dikine yürümeye başlamıştım. yine de yakalanmıştım anlaşılan. arkamdan gelen pıtı pıtı ayak sesleri ona ait olmalıydı. ben durunca duruyor, yürümeye başlayınca tekrar ayak sesleri gelmeye başlıyordu. dönmicem olm arkamı bakmıcam o aptal suratına diye geçirdim içimden. işin garip yanı, sokaktaki insanlar hiç şaşırmıyolardı peşimde yürüyen devekuşuna. lan yoksa devekuşu değil de cin şeytan iblis miblis olmasın lan! görünmez adam falan!!! arkamdakini iyice merak ediyordum artık. ışık hızında arkama döndüm.

"selam kanka"
"sen miydin hay allah cezanı vermesin ödümü sıçırttın it oğlu it!" dedim. ehehe diye güldü sanki. surat ifadesine çarptımının hayvanı. diğer ihtimallere göre devekuşu daha bi kabul edilebilirdi. birlikte iş hanına kadar yürüdük. ofise de birlikte girecez heralde dedim içimden. neyse ki hanın kapısında ayrıldık. yarım saat kadar geç kalmıştım ve inanır mısınız zerre sikimde değildi. asansörden inerken ağzıma sigaramı yerleştirdim. ofisin kapısını çaldım, x hanım açtı. 

-osman nerdesin sen!?
-burdayım.
-offf onu demiyorum baskıda bin tane hata çıkmış çabuk gel düzelt şunları adamlar bekliyo.
-çay var mı?
-mutfakta poşet çay var ordan koy kendin.
-...

çaycı kadının işi bırakması kötü olmuştu. bilgisayarın on/off tuşuna basıp mutfağa gittim. ketılda sıcak su varmış allahtan. çayımı hazırlayıp odama geçerken duvardaki aynada şöle bi kendime baktım. "hmm.. çok da fena değil aslında." derken ağzımda kımıl kımıl sallanan mor solucanı farkettim. ANANISKYM! diye irkilerek tükürdüm solucanı. kaynar çayı elime üstüme başıma döktüm. solucanı ezerken x hanım geldi. 

-noluyo osman? 
-yok bişey çay döktüm üstüme.
-dolabın arkasında paspas var onla siliver döktüğün yerleri.
-tamam.

yanan elimi soğuk suya tuttum biraz. sonra da çay döktüğüm yerleri alelacele paspasladım. kafamı sikeyim düşünme. düşünme! hayır öyle bişey olmadı. olduysa da midem çürümüştü artık. solucanın biri yemek borumdan tırmanıp ağzımdan sarkmıştı. tek açıklaması bu olabilir. ne bulursam yediğim için hep derlerdi çöplük gibi miden var lan diye. demek doğruymuş çeşitli tenya ve bağırsak parazitleri vücudumu ele geçirmişti. doktora gitmem lazım. midem.. midem harç makinasıyla karıştırılıyo sanki. lifler, bağırsaklar, iç organlar halat gibi gerilerek birbirine dolanıyorrrööğeağğööögjjhhh...

klozetten kafamı kaldırıp hayvan gibi suratımı yıkamaya başladım. ne çıkardığıma bakmaya korkuyordum. yüzünü yıka, suyu  yüzüne çarpa çarpa yıka evet iyi geliyor. sifonu çekip dışarı çıktım. x hanım'ın odasından 

-sen napıyosun oralarda!?
-midem biraz kötü
-e hadi ama adamlar baskıyı durdurmuş bekliyolar dedim sana.
-peki hemen başlıyorum afedersiniz.
-ben çıkıyorum geldiğimde bitmiş olsun.
-bitecek merak etmeyin.

grafik programlarını açıp hataları eksikleri aramaya başladım. "peki ya midem nolcaktı? elim de fena yanmış kıpkırmızı olmuş lan kezzap yemiş gibi. gözüme yine o böceklerden takıldı bak. kaçma soktumun böceği. windows pencereleri, hatalar nerde? bulamıyorum. bağırsak parazitleri, elim yanıyo. logo, font, image, saturation, tenya, sigara, eksikler nerde? baskıyı durdurmuş bekliyolar..çay, elimi bi daha suya tutayım. elimin yanık kısmında ufak kurtçuklar vöcür vöcür oynaşıyolar. ananısikeyim! allahım yardım et! doktor! n..nnefes alamıyorum. küçükken astımlıydım. hava lazım biraz temiz hava boğuluyorum! sadece 1 ciğer dolusu taze soğuk hava...

kendime geldiğimde yakamı bağrımı yırtmış halde deri kanepeye yayılmış oturuyordum. x hanım gittiği yerden çabuk dönmüş, pencereyi açıp hayatımı kurtarmıştı. sonra da beni buraya oturtmuş olmalı. çok soğumuş ama burası üşüdüm. terim de donmuş buz gibi  olmuş. saçlarım da ıslaktı zaten hasta olucam. kapat artık şu camı lütfen donuyorum! bak yine başladı nöbet. binlerce yarasa doldu içeri sanki yalvarırım kapat şunu! pencere gıcırdayarak kapandı. herşey normale döndü. kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp kurtarıcıma teşekkür etmek için gözlerimi açtım ve...




onu gördüm. karşımda duran şirinliğin sembolü pembe tavşanla merhabalaştık. ona sarılmak istedim. ayağa kalktım, tökezleyip ayaklarının dibine düştüm. dizlerine sarılıp ağlamaya başladım. o da geçti artık geçti diyerek saçlarımı okşuyordu. "ben burdayım herşey düzelicek birazdan geçti artık ağlama."

-adın ne senin? jack mi chuck mı?
-dandik amerikan filmlerinde değiliz osman ^^
-ehehe tamam söyle hadi adını
-pembe tavşan diyebilirsin bana.
-peki. bi de senin beyaz olman gerekmez mi? neden pembe?
-sen istediğin için pembe ^^ neyse konuşup yorma kendini şimdi  kalkıp gidicez burdan güvenli biyere. tut elimi. elimi uzatıp pembe tavşandan destek alarak ayağa kalktım. "beni takip et" dedi. pembe tavşan önde, ben arkada ofisten çıktık. asansöre binip 12. kata çıktık. tam 13. kata gelirken tavşan stop düğmesine bastı. 

-noluyo pembe tavşan?
-hemen geliyom ben bekle burda.

tavşan kapının içinden geçip yok oldu. birkaç saniye sonra asansörün ışığı kapandı. yere oturup köşeye büzüştüm. gölgelerin içinde beliren gözler kötü kötü bakıyorlardı. kulaklarımda binlerce insan aynı anda çığlığı bastı. kulaklarımı tıkıyorum kafamı deli gibi sallıyorum ama çığlıklar kulaklarımda değil ki kafamın içinde! asansör kabinin tavanı ve duvarlarından yavaşça akmaya başladı delilik. kaçıcak delik arıyordum ama yok yok! kapıyı, duvarları ellerim parçalanana kadar yumrukladım bi faydası yoktu. gerçekliğin duvarını delemiyordum bi türlü. oysa ki tavşan hop diye geçivermişti kapının içinden. tavşan yapabiliyorsa ben de yaparım! gölgeler balçık gibi her yanımı kaplamıştı artık bir süre daha ümitsizce mücadele ettim. balçıklar ağzımdan burnumdan kulaklarımdan götümden heryerimden doldu vücuduma. boğulurken bir ışık belirdi karanlıkta. ışığa doğru yüzdüm, evet o ışık benim kurtuluşumdu, kişisel bir aydınlanmaydı bu. tren farı değildi kesinlikle çünkü kafamdaki beyin kanatan çığlıklar şarkı sesine dönüşüyordu... tanrının bin tane kutlu meleği masumiyet şarkıları söylüyorlardı. gözyaşları içinde gülümseyerek kapının içinden geçtim.

pembe tavşan öss'ye giren evladını bekler gibi telaşlı bekliyordu merdivenlerde. kocaman gözlerine baktım, şefkatle ışıl ışıl parlıyorlardı. sarıldık sıkı sıkı teletabiler gibi.

-pembe tavşan, seni o kadar çok seviyorum ki... benim en iyi arkadaşım olur musun?
-ben senin en iyi arkadaşınım zaten osman ^^ hadi gidelim.
-gidelim amk! ^^
-bi dakka bi dakka bi dakka! ben de tavşan olmak istiyorum!
-hmm... ozaman üstündeki aptal insan kostümünü çıkar.
-tamam! ^^

çenemden tutup yırtarak çıktım aptal insan kostümünden. gün ışığında parlayan muhteşem tüylerime baktım.

-bu harika!
-hadi go go go! dedi tavşan.

el ele tutuşarak dondurma kaydıraklardan kayarak aşağıya indik. devekuşu da aşağıda bizi bekliyormuş meğer. onu da aramıza alıp dev pamuk tarlalarından koşa koşa geçtik. peşimize kötü kalpli iblisler takıldı ama biz hepsinden hızlıydık çünkü tavşandık biz. çokomel tepeleri aşıp kremalı puding denizine ulaştık. saatlerce yüzdük, yüzdük... hiç bu kadar eğlenmemiştim. bu kesinlikle hayatımın en güzel günü olmalıydı!

"kremalı puding denizinde saatlerce yüzdük."

o kadar çok eğlendim ki nasıl yorulmuşum anlatamam. pembe tavşana sarılıp uzandım pudingin içinde. gözlerim kapanıyordu artık. tavşanın kürkü sıcacıktı. tavşan "hadi uyu artık kaç saat oldu uyanıksın" dedi ve saçlarımı okşamaya başladı. iyice mayıştım. göz kapaklarım 16 ton olmalıydı artık kaldıramıyordum. daha çok eğlenmek, şımarmak, daha fazla şımarmak, eşşeğin amına kova kova su kaçırmak istiyordum ama ne yazık ki çocuklar için uyku vaktiymiş. gözlerim kapanırken son gördüğüm şey, kötü kalpli iblislerin korsan gemisi oldu. iblisler gemiden inip bana doğru gelmeye başladılar. "gelsinler nolcak ki pembe tavşan beni korur o benim en iyi arkadaşım" derken gözlerim kapandı. uzun, rüyasız, karanlık bir uykuya daldım.







16 Kasım 2011 Çarşamba

metro deliği

seni istisnasız her gün görüyorum. günde 10 saniye, iyi ihtimal 12 saniye. seni gördüğüm zaman adımlarımı yavaşlatıyorum. daha çok görebilmek için.

5 saniye sabah 5 saniye akşam... ben caddeden metroya doğru yürürken sen metrodan sanayi mahallesi/4. levent tarafına doğru yürüyorsun. bakıyorsun yüzüme, gözlerime bakıyorsun. ne bir umut veriyorsun ne bir şüphe. ne gülümsüyorsun ne bir sinir. o hırçın güzelliğin hep mi üzerinde?

o kadar zarifsin ki adım atmıyor, süzülerek ilerliyorsun. böyle bir melaikenin metrolarda, otobüslerde ne işi var allahım diyorum. keşke hesabını bilmediğim kadar çok param olsaydı da seni evinden arabamla, helikopterimle, ne bileyim füzemle falan alabilseydim. belki de yazgımız bu metro istasyonunda çözülecek diye düşünüyorum...


***

artık o caddede senle karşılaşmak hayatımın bir parçası oldu. aslına bakarsan hayatımın anlamlı olan tek parçası oldu diyelim. o güzel yüzünü gün boyunca hatırımdan çıkarmıyorum. metroda, işte, bütün insanların yüzünde seni arıyorum. evimin duvarlarında, çok afedersin kakamı yaparken tuvalet fayanslarındaki şekillerde bile yüzünü görüyorum.

hergün göz göze geliyoruz hem sabah hem akşam 5'er saniye. ve ilginçtir ki karşılaştığımız nokta 3 metre 5 metre farkla hemen hemen her gün aynı.

anladığım kadarıyla sen de benim gibi beyaz yakalı bir kölesin. onun dışında sana dair hiçbişey bilmiyorum. dikkatimi ilk çektiğinde sigara içiyordun. o narin ellerinde bir sigara. pempe dudaklarına narince götürüyordun. yine simsiyah saçların oldukça güzel taranmış bazen toplu bazen salınmış vaziyette; derin derin çekiyordun içine dumanı. itiraf et, sen de benim gibi yalnızsın.

bilmiyorum bunları neden yazıyorum. belki görürsün diye... görsen ne olacak ki? bende bu ürkeklik olduğu sürece. bakmaya kıyamıyorum, karşına geçip de konuşabilecek miyim ki?

işte yine soğuk bir kış sabahı tir tir titreyerek dalıyorum metro girişine. ben girerken sen çıkıyorsun. işte,kafanı kaldırıp bana bakıyorsun. aramızda 5 metre olmasına rağmen ta ordan gözlerimin içine, ruhumun derinliklerine bakıyorsun.. bu tatlı azaba daha fazla dayanamayıp gözlerimi kaçırıyorum. güneşin güzelliğini göz kırpmadan kör olana kadar izleyen yılanları national geographic'te izlemiştim o yüzden temkinliyim. tekrar bakmak istiyorum sana ama kendimi tutuyorum. 


"işte yine soğuk bir kış sabahı tir tir titreyerek dalıyorum metro girişine."

sevmediğim işime gidip sadece seni düşünerek bilinçsizce çalışıyorum. güzelliğinden aklımda kalanlar kalbimi sıkıştırıyor. göz göze geldiğimiz anın görüntüsü zihnimde canlandıkça iç organlarım yer değiştirir gibi oluyor. seni düşünürken dalıyorum. ufak tefek hatalar yapıyorum, patrondan fırça yiyorum ama gülümsüyorum hala aptal gibi. iş dönüşü metro deliğinde karşılaşıcağımız anı bekliyorum doğum yapan annenin yavrusunu kucağına alışını bekler gibi. 5 saniye sabah, 5 saniye akşam... günün kalan 23 saat 59 dakika 50 saniyesi boş, soğuk ve karanlık.

paydos saati geldiği gibi ceketi çantayı alıp fırlıyorum ofisten. önce deli gibi koşuyorum sonra yavaşlıyorum. hızlı gidersem ya da geç kalırsam aynı noktada buluşamayabiliriz. bizler; çarkın dişlileri, sistemin köleleri... aşkımızı da çarkın dönüş hızını aşmadan yaşamalıyız. bize biçilen bölgeden çıkmamalı, süreyi şaşmamalıyız. sirkülasyonu bozmadan... ne ağır, ne çok hızlı.

herzamanki halimle, ağzımda sigara yürüyorum istasyona doğru. merdivenlerde göz göze geliyoruz yine. bana bakıp bişeyler söylüyorsun ama duymuyorum. duyamıyorum. dünyayla bağlarım kopuyor seni görünce. yok lan mp3 çalarımda bangır bangır blind guardian çalıyormuş ondan duymuyorum. hay kafamı sikeyim diyorum tabi ya. kulaklıkları yolarak çıkartıyorum. kaşlarımı kaldırıp "efendim?" diyorum bakışlarımla. heyecandan konuşamıyorum çünkü. "iki dakika bakar mısın?" diyorsun. bana söylediğinden emin olmak için arkama bakıyorum kimse yok. evet bana söyledin. "t..tabii" diyorum "buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?" heyecandan ölerek yanına geliyorum.

kravatımdan tutup çekiyorsun beni. işte o an dudaklarımız birbirine değiyor. o dondurucu kış günü cehenneme dönüyor temasınla. tek kelime etmeden oracıkta başlıyor aşkımız. diye kuruyorum senaryoyu hemencik. olması gereken bu!

evet! harbiden de kravatımdan tutup çekiyorsun beni. işte o an "sapık mısın lan sen orospu çocuğu? her sabah her akşam gözlerinle siker gibi bakıyosun bana! hiç utanmıyon mu? evli ve çocukluyum ben. kocam emniyette amir. bi telefonuma bakar gelip topuklarına sıkması! canını seviyorsan yakamdan düş!" diye bağırıyorsun ve arkanı dönüp merdivenlerin ucunda kayboluyorsun. 


5 Kasım 2011 Cumartesi

96. saat - bölüm II



(hikayenin ilk bölümünü okumayanlar bu linke bastılar. siz de hikayeyi piç etmek istemiyorsanız içeri buyrun:
 http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/10/96-saat-bolum-i.html )

ofiste işim bitmişti ama eve gitmek istemiyordum. evde uyuma riski vardı hem de yalnız kalmak daha keyifliydi. ofis sessiz sakin, sıcak ve rahattı. tek şikayetim dayanılmaz baş ve göz ağrılarıydı. sanırım baş ağrısının sebebi de göz ağrısıydı. 70 küsür saattir dinlenmeden çalışmıştı gözlerim. pc başından nadiren kalktığım da göz önüne alınırsa adeta anası sikilmişti gözlerimin. uyuyakalırım korkusuyla 5-10dk bile olsa göz dinlendirme yapmamıştım. cayır cayır yanıyordu gözler. göz altı torbalarım çuvallarım kafam kadar şişmiş, gözlerim kanlanıp yuvalarından fırlamıştı. mümkün olduğunca aynalardan uzak durmaya çalışıyordum. geleceği gösteren kahinlerin küreleri olur ya hani moruk; aynı hesap, aynaya bakınca 20 sene sonraki halimi görüyordum. bu bitkin görüntüm zaten harap olmuş psikolojik durumumu da daha beter bozuyordu. hem fiziken hem ruhen fazla yıpranmıştım; acilen dinlenmem gerekliydi. buraya kadarmış dedim. sikerim ben yatmaya gidiyorum. ofisi kilitleyip çıktım.

her akşam işten eve dönerken mutlaka internet kafeci hüseyin abi'nin yanına uğrardım. çay, sigara, 5-10dk taşak muhabbeti bitkin bünyeme iyi gelirdi eve girmeden. günlük sosyalleşme ihtiyacımı da bu şekilde görüyordum. hüseyin abi beni gördüğü gibi "olm bu hal ne lan" dedi. abi dedim işler çok yoğun 3 gündür de uyumadım. iyi beslendiğim de söylenemez. "yürü hemen çorbacıya gidiyoruz" dedi. arabasına atladık meşhur çorbacı ali baba'da birer kase karışık çorba içtik. kendime iyi bakmam konusunda iyi niyetli zırvaları dinledikten sonra uyumak üzere evime bırakıldım. 

apartmanımızın girişi uzun karanlık bir koridordu. ışığı da ayda 130 lira aidat ödememize rağmen hep bozuktu. el yordamıyla ya da telefon ışığıyla geçerdik o koridoru. kapıyı açıp içeri girerken bişey yanımdan hızla geçip karanlığın içinde kayboldu. kedidir kedi dedim içimden. arka balkona mama bıraktığımız için kediler apartmanımızın içini dışını mesken edinmişti. telefonumun fenerini açıp yolumu buldum. alt kattaki yönetici bunak karı gelişimi gözler gibi çıktı hemen ininden, yeni ayın aidatını istedi. normalde ustalıkla geçiştirebilecekken o an o enerjiyi kendimde bulamadım; cebimdeki bütün parayı çıkarıp verdim. yeter ki o lanet çenesi kapansın da 2dk huzur versindi amk. paracıklarını alıp siktirip gitti. ben de evime girip üstümü başımı değiştirmeden kendimi yatağın üstüne bıraktım. yatağa çarptığım gibi irkilerek uyandım. yatağa değmeden havada uyumuş olmalıydım!!! oha dedim kendi kendime.

kalkıp üstümü başımı değiştirdim. lavaboya gidip hayvanın evladı gibi yüzümü yıkadım, enseme su çarptım. soğuk bir duş ta iyi gelebilirdi aslında ama kışın ortasında buz gibi suyla duş alsaydım geberirdim heralde. zaten uyumak için aşırı bi isteğim yoktu. aç kalan bi insanın açlık hissi nasıl belli bir noktadan sonra kırılıyorsa uykusuzlukta da aynı durum söz konusuydu. beni uyuma fikrine iten şey saece bedenimin gösterdiği tepkilerdi. bir de sabaha kadar ne yapacaktım amk? pc başında geçiremezdim gözlerimin durumunu biliyorsunuz. panpaları toplayıp takılmak da istemiyordum. kitap mitap okusam 3. sayfada uykum gelirdi. ne yapmalıydım 3 gün uykusuzluğa dayanmışken artık pes edilmez  allahım bi işaret ver nolur derken telefon çaldı. ananıskymm zamanlama cuk oturmuştu. arayan kişi kimmiş diye baktım arayan: ALLAH yazıyordu. çığlık atarak elimden düşürdüm telefonu. hasiktir hassiktir hassikttirrrr! odada deli gibi dönüyordum. allah arıyo lan allah! allah!!! telefonu şimdi açsan bi türlü açmasan bi türlü... allah meşgule atılmaz lan. görmedim duymadım da diyemezsin. telefonu düşürdüğüm yerden alıp tekrar baktım, arayan: hüseyin abi yazıyordu busefer. herhalde harap olmuş gözlerimin bir oyunuydu yine. yes'e basıp korka korka "efendim?" dedim. arayan hüseyin abi'ydi. kafeye gece müşterisi alacaktı, başlarında durur musun diye sordu. (durmaz mıyım amk durmaz mıyım... uyku muyku hak getire zaten o şoktan sonra) belediyenin koyduğu kurala göre dükkanlar saat 12de kapanırdı. hüseyin abi nakte sıkıştığı zaman gececi tayfa diye tabir ettiğimiz piçleri alır, başlarına asayişi sağlamak üzere beni kor, dükkanı üstümüze kilitleyip giderdi. gece 12den sabah 8e kadar içerde multiplayer oyun dönerdi (call of duty, warcraft vs.). gececi tayfanın alayı bizim ortamın çocuğuydu zaten. eğlenceli bir gece olacaktı. şimdi tek sorun gözlerimdi. atkımı çıkarıp gözlerime doladım.


"..tek sorun gözlerimdi. atkımı çıkarıp gözlerime doladım."
çalar saati 23:30'a kurup yanıma koydum. kendim de bağdaş kurup yerdeki minderlere oturdum. saat çalana kadar 3 saat boyunca hareketsiz oturdum, hayatımı gözden geçirdim. dünyadan bağımsız geçirilen bir 180 dakika insana kendi hayatının analizini yapabilmesi için yeterli bir süreydi. bir çoğumuz bunu yapmadığımız için şu an hayatımızdan memnun değiliz. sahip olamadıklarımız ya da başkalarının sahip olduklarına odaklanmaktan yaşamın özünü ıskalıyoruz. sahip olduklarımızın bir gün bize sahip olacağını hatırlamalıyız piçler. her neyse, bana sosyal mesaj verdirtmeyin lan. ben analiz sonuçlarını incelerken çalar saat anırmaya başladı. zaman geldi dedim. giyinip çıktım.

kafede sabah 8'e kadar LAN'dan (local area network) call of partisi döndü. hüseyin abi dükkanı açıp bizi azat edince aynı grup hülya pastanesi'ne kahvaltıya gittik. oyun hakkında hararetli kritikler yapıldı, boş mideler dolduruldu. pastaneciyle yaşanan meşhur konuşma da o sabah gerçekleşmişti:

-buyrun gençler.
- abi ben 2 peynirli, bu arkadaş 2 zeytinli, bu ikisi kaşarlı, şu arkada duran mal da 2 sosisli. ayrıca biz komple gerizekalıyız.
- ..?
- (grup halinde) ahahahahah

gececi piçler kahvaltıdan sonra sıcak yataklarına yönelirken benim saat 9'da iş başı yapmak için yarım saatim vardı. eve gidip üste başa çeki düzen vermem gerekiyordu. çayımdan son fırtı çekip bi sigara yakıp kalktım. caddenin kenarında bir devekuşu duruyordu. bildiğin deve kuşu amk. bildiğim kadarıyla bu bölgede devekuşu çiftliği ya da hayvanat bahçesi yoktu. hayırdır inşallah dedim işe geç kalıyordum fazla düşünecek zamanım yoktu. deve kuşu beni görünce hareketlendi. her nasılsa evimin yolunu biliyor gibiydi. o önde ben arkada eve kadar geldik. "abi sen eve geç tipine bi ayar çek ben burdayım." der gibi apartman kapısının yanında durdu. koşa koşa içeriye girdim. banyoda acil durumlar için bir kova su bulunurdu her zaman. kovaya kafamı sokup nefesim bitene kadar bekledim. kendime geldikten sonra saçları kurutup yeni temiz elbiselerimden giydim. çıkmadan önce aynaya baktım.. keşke yeni bir surat da giyebilseydim. 

çantamı alıp karanlık koridorun önünde durdum. evde kalıp uykuya teslim olma isteği arzuya dönüşmüştü adeta. çünkü bir adım daha atarsam artık geri dönüşü yoktu. o deve kuşu dışarda beni bekliyor muydu? ya da bugün beni ne gibi abukluklar bekliyordu? bugün delilikle yüzleşip onu yenmeliydim. çünkü o an farkında olmasam da bu sabah saat 8'de 96. saati geride bırakmıştım.

hayatımı gözden geçirdiğimde elde ettiğim sonuç neydi? hiç bir şey. kaybedecek ne bir ailem vardı ne karım ne evim arabam malım mülküm... bi sikim yoktu. bu güne kadar hayatı hep yaşadığım ana odaklanarak geçirmiştim. geçmiş geride kalmıştı; gelecek belirsizdi. demek ki yaşamın özü ana odaklanmaktı.

apartmanın koridorunu hızlı adımlarla geçip tünelin ucundaki ışığa yaklaştım. bu ışık bir kurtuluş, bir aydınlanmaydı ya da beni ezip parçalara ayıracak olan trenin farları...


bu ışık bir kurtuluş, bir aydınlanmaydı ya da beni ezip parçalara ayıracak olan trenin farları...


*** 
devam edecek