31 Ekim 2011 Pazartesi

96. saat - bölüm I

iki gündür uyumamıştım. hazır iki günü uykusuz geçirmişken iki gün daha katlanırım diye düşündüm. bunun iki sebebi vardı. birincisi, uykusuzluk kafasıydı.

her türlü kafa yapıcı maddeyi denemiş, bu konuda ihtisas yapmış birisi olarak söylüyorum; hiçbir uyuşturucu maddenin verdiği kafa uykusuzluk kafasıyla bir değildir. neden mi? sağlık açısından ele alırsak; vücuda giren zararlı bir madde, kimyasal yok tamamen temiz hem de ekonomik. bedava amk daha ne olsun. keşlerin 2.5 liralık köpek öldüren şaraplarda ya da ot-bok tarzı soluma yoluyla alınan maddelerde aradığı kafanın katbekat fazlasını yaşatır ama çoğu kimse bunu bilmez. bilse de dayanamaz sızar kalırlar biyerlerde. şimdi bunları okurken içinden hassiktir ordan diyenler olmuştur muhtemelen. inanmayan denesin moruk. daha önce bahsettiğim gibi, denemesi bedava. 96+ saat ayık kalabilcek götünüz varsa tabi.

ikinci sebebe gelince, nerde okudum ya da duydum kesinlikle hatırlamıyorum, uykusuzlukta 96 saati aştıktan sonra halüsinasyonların başladığına dair bi bilgi edinmiştim. ooo süper hadi 4 gün uyumayalım da alis harikalar diyarı modlarına girelim diye gaza gelmeyin hemen. o edindiğim bilginin devamında uyarı niteliğinde bir ibare vardı: dikkat! kalıcı mental (cahil piçler için açıklıyorum, mental zihinsel demek bu azcık kitap okuyun ibneler) hasarlara yol açabilir. bu uyarı ilk görüşte sağduyumun verdiği göt korkusuyla "sakınnn deneme delirirsin!" diye beynimin içinde 220 desibel şiddetinde bağırdı. itiraf edeyim, donuma kadar titremiştim. tam vazgeçmek üzereyken zihnimde albert einstein belirdi. "nerden biliyon yarram ölçtün mü?" diye sordu ve devam etti "ayrıca 140 desibelden sonrasını duyamazsın zaten." haklısın aynştayn ama korkuyorum ya sokaklarda leş gibi dolaşan, önüne gelene sikini gösteren bişey olursam ilerde? "bak koçum, sağduyu kişinin 18 yaş civarına kadar edinmiş olduğu önyargıların toplamıdır. hadi siktir git şimdi". evet, zihnimde olayı çözmüştüm. adam aynştayn bi kere. yaşama dair ettiği lafların genelinde -bana göre- yanılsa da fizik konusunda hata yapmasına olanak yoktur heralde diye düşündüm. ayrıca önyargıları kırmalıydık atomu parçalamaktan zor olsa bile. zor olanı seçip kalan iki günü de uykusuz geçirmeye karar verdim. bıraktığı hasar ne olursa olsun hayatımın en sıra dışı deneyimi olacaktı belki de... 


***

bir reklam ajansında grafikerlik yapıyordum o sıralar. işten kalan zamanı da okulda, çok azını da evde geçiriyordum. patronum dul bi bayandı. iş hayatı yüzünden kocasından ayrılmış falan. yeri geldikçe ben bu işi yapmak için ailemi dağıttım derdi. mna koyiim sanki benim için dağıttın. obaaa dul karı lan yeaahh! diye salyaları akıtmayın hemen piçler sevabına bile sikilmezdi o karı amk. kese kağıdı esprisi yapmayın döverim. karı ara ara rahatsız edici biçimde yavşıyodu ama hiç yüz vermedim. o düşündüğünüz pis ihtimalleri aklıma bile getirmedim abaza piçler. zaten ben o sıralar aptal aşık modundaydım. her neyse moruk, detayları atlıyorum; işler kötüydü. ofisteyken işten güçten kıçımı kaşıcak vaktim yoktu. götümde ayı bağırıyodu tabiri caizse. ama her ne hikmetse işler kötüydü. patronun uçan kuşa, börtüye böceğe borcu vardı.  tahmin ettiğiniz gibi maaşı da bi türlü alamıyoduk. para yüzünden allahın günü çatlak karıyla ağız dalaşına giriyoduk ama bi şekilde ödeme gününü önümüzdeki tarihlere ertelemeyi beceriyodu. bir gün nasıl olsa para gelicek diye elimiz mahkum  çalışıyorduk. 

o gün yine ofisteydim. uykusuzluk deneyimde 3. günümdeydim. ufak tefek belirtiler başlamıştı. görüş alanıma böcekler takılıyordu. birkaç saniye takip ettikten sonra yok oluyolardı. sanırım bu gözlerin yorgunluğuyla ilgili bi durumdu. her ne idiyse rahatsız edici olmaya başlamıştı. ama nasl söylesem, tatlı bir rahatsızlıktı bu. bir de kafamı biyerden başka bi yere çevirdiğimde gözüme gelen görüntü windows penceresi şeklinde açılarak geliyordu. bunu tam olarak tasvir edemem sanırım. bu noktada bilge okurların anlayışına sığınıyorum. evet, ilk belirtiler bunlardı. bunların  dışında dalgınlık, rahatlık, dobra konuşma ağzına geleni söyleme, yürüyüşte yalpalama, paldır küldür hareketler, irkilmeler ve aşırı tepkiler şeklinde fiziksel değişiklikler de göze çarpıyordu 

neyse efendim, masamda harıl harıl çalışıyorum bi çoğunuzun bildiği bir firmanın kurumsal kimlik işleriyle uğraşıyordum. ıvır zıvırları bitmiş, sıra kataloğa gelmişti ve acilen basılıp yeni şubenin açılışına yetiştirilmesi gerekiyordu. oldukça titiz çalışma ve dikkat gerektiren bir işti. benim durumumdaki birinin bu tasarımı yaptığını düşünürsek hatalar yüzünden baskıdan 5 kez geri dönücek olması normaldi hehehe. 10.000 kopya basıldıktan sonra bile 1-2 tane küçük ama ölümcül hata vardı. çok da sikimdeydi...

çok uzattım amk her neyse bu işle uğraşırken kapı çaldı. normalde kapıya bakan kimseler o gün yoklardı. yemek, temizlik vs işleriyle uğraşan kadın maaşı ödenmediği için önceki hafta işi bırakmıştı. pazarlamacı piçlerden de kimse yoktu. zil 5-10 kere çaldıktan sonra kapı yumruklanmaya başladı. eeeh dedim paldır küldür kapıyı açtım, karşımda takım elbiseli iki adam "x hanım burada mı?" diye sordular. 


"x hanım burada mı?"
"evet, odasında.. buyrun" dedim. adamlar hışımla içeriye girdiler kapıyı mapıyı çalmadan x hanım'ın odasına daldılar. alacaklı olmalılar diye düşünüp masama geçtim. 2dk geçmedi patronun odasından bi takım arbede sesleri geldi bişeyler döküldü saçıldı. gidip müdahale etsem mi yoksa bırakayım allahından mı bulsa diye düşünerekten kapıya doğru yaklaştım. arbede sesleri kesilmiş, yerini inleme sesleri almıştı. hassiktir dedim karıyı boğuyolar.

ofisin anahtarının bi kopyası vardı bende. dış kapıyı dışardan kilitleyip polisi aramak aklıma yıldırım gibi düştü. bu tip olaylarda soğuk kanlıyımdır. uykusuzluğun verdiği rahatlığı da düşünürsek yaptığım plan gayet iyiydi. 4. kattaydık, polis geldiğinde katilleri kıskıvrak yakalayacaktı. cebimden telefonu çıkardım ama ortalığı ayağa kaldırmadan önce iyice emin olmak istedim. duvarın kenarından görebilceğim kadar kafamı uzatıp buzlu camdan belli olan figürleri dehşet içinde izledim. ergenliğinde şifreli cine5 yayını izleyen her piç gibi görüntü ayıklama konusunda ben de uzmandım. ve gördüğüm şey şuydu: karıyı masanın üstüne yatırmışlar moruk, 2 kişi amınadan götünden her tarafından sikiyolardı. patronumun bu iş anlayışına göre ailesini dağıtması son derece normalmiş diye düşünüp güldüm. mutfağa gidip kendime zift gibi bi kahve hazırladım ve sigaramı yakıp işime devam ettim. adamlar işlerini bitirip aynı hızda çıkıp gittiler. nedense bu olay üstünde hiç durmadım. şimdi düşününce çıkış yolu bulamıyorum. adamların alacağı vardı da uyarı sikişi mi yaptılar? tecavüz olmadığından %100 eminim çünkü kadın halinden son derece memnundu. uzun zamandır bi erkeği olmadığı hal ve hareketlerinden belliydi. gazeteye "beni ilk beceren 2 talihliye 5000tl" diye ilan mı verdi? adamların acelesi neydi? benim varlığım onları hiç rahatsız etmedi mi? bu sorular uzar gider ama malum yer sıkıntımız var. heyse moruk, x hanım odasından çıktı, saçı başı dağınık, mükemmelen rahatlamış bi şekilde katalog işini sormaya geldi. 

-ımmmh katalog ne halde osman?
-hazır x hanım. baskıya göndereyim mi?
-kontrol ettin mi iyice?
-ettim, sorun yok.
-okey hemen gönder. 
-okey hemen gönderiyorum.
-tabela tasarımı da bittiyse onu da tabelacıya gönder hemen yapsınlar. montajın en geç salı günü yapılması gerekiyo.
-(kısık seste) gördük az önce montajı içerde.
-efendim? 
-ehm...tabelacıya dün gönderdik zaten.
-hmm peki canım ben çıkıyorum işin bitince kilitleyip çıkarsın. baay
-olur.

***



devam edecek...






18 Ekim 2011 Salı

the kaşağı reloaded

ahırın avlusunda çalışırken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. annem, istanbul’a gittiği için benden 3 yaş küçük olan kardeşim osman'la artık dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. babamın kuralları ağırdı. sabahleyin kargalar bokunu yemeden uyanıp ahıra gidiyorduk akşam ezanına kadar köpek gibi çalışıyorduk. yine de en sevdiğimiz şey atlardı. dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. sonradan -dadaruh ibnesi sağolsun- eşşeklere binmenin(!) zevkini de tadıcaktım ama henüz bunun için erkendi. osman korkar, yalnız binemezdi dadaruh onu kendi önüne alırdı. bu yüzden sayısız kez kavga ettim sapık orospuçocuğuyla. neyse efendim; torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, bok temizlemek falan artık çekilemez hale gelmişti anlıycağınız. hele tımar... neffffret ederdim tımardan aq! o piç bunak dadaruh atın arkasına geçip eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi kafa sikici sesler çıkarırdı. kulaklarımı tırmalardı şerefsizim. kardeşim osman dayanamaz,
- ben de yapacağım! diye tuttururdu.
o vakit dadaruh, osman'ı tosun’un sırtına kor, eline kaşağıyı verir,
- al yap mına kii! derdi.
osman bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o ahenkli tıkırtıyı çıkaramazdı. (çünkü dadaruh'un sırrı bambaşkaydı)
- kuyruğunu sallıyor mu?
- sallamıyor
- bi daha bak bakalım.
eğilirdim, uzanırdım  atın sağrısından kol gibi bi şey görünürdü. osman'a söyleyemezdim.

***

her sabah ahıra gelir gelmez osman,
- tamer abi, tımarı ben yapacağım! diye tutturur cinlerimi tepeme toplardı.
- yapamazsın.
- niçin?
- daha küçüksün de ondan…
- yapacağım.
- büyü de öyle.
- ne zaman?
- boyun at yarr.. ee şey, at kadar olduğunda…

tımar işi başladı mı ben bi bahane bulur işi eker eve kaçardım. hizmetçimiz pervin'i bi köşede denk getirmeye uğraşırdım ama bir türlü beceremezdim. bizim saf osman da ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordu. boyu atın karnına bile varmıyordu. oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu ona göre. ne anlardı bu işten bi türlü kafam almazdı aq.  dadaruh tımara başladı mı sanki kaşağının düzenli tıkırtısı tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman dadaruh, “ANANI SİKERİM SENİN!” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara (zikmeye) başlardı. 

osman'ın bilmediği sır buydu işte...

***
Bir gün babam çıktıktan sonra "sikerim ahırını da kısrağını da! gitmiyorum ben bu gün" diye kendi çapımda isyan bayrağı açtım. osman’la dadaruh ahıra inmişlerdi. içimde bir yiyişme hırsı uyandı. pervin'i aradım, bulamadım. bahçenin köşesinde penceresiz küçük bir odası vardı. sessizce buraya girdim pervin uyuyordu. yorganı kaldırıp usulca yanına kıvrıldım. gecelliğini yukarı doğru sıvayıp ufaktan kaynamaya başladım. o sırada uyandı, "napıyoossyyonnmmhmh" diye bi ses çıkarabildi çünkü dudaklarına yapışmıştım. kevaşenin de hoşuna gitti he. "allaaaaa" dedim oldu bu iş! iyicene yumuldum. yorganın altında ısı 180 santigrat dereceyi bulmuştu. derken "ÇOTRAKK" diye kapı açıldı. "hass.." demeye kalmadan ölü taklidi yaptım hemen. korkudan nefes bile almıyordum. gelen babam olmalıydı ve ben yarra yemiştim sayın okurlar. (annem tarafından) bu tür baskınlara alışkın olan pervin  uyumuş numarası çekiyordu. odadan takır tukur sesler geliyordu. yorganı aralayıp gelen kimmiş diye baktım. derin bir oohhhşşş çektim. bizim osmancık götü yanmış pire gibi harıl harıl bişeyler aranıyordu. "osman yalvarırım siktir git artık hadi abisi.. karı soğudu hadi" diye içimden geçirirken sonunda sandığın içinden küçük bi kutu çıkardı. içinden parıl parıl parlayan bişeyi cebine atıp siktir oldu gitti. pervin de beni siktirledi odasından. yarım kalan işi tamamlamak için tuvalete koştum. 

***
dur lan yıldız koyma hemen piç! wc'de işim bittikten sonra hemen evin terasına koştum. osman piçinin bişeyler karıştırdığından %100 emindim. yukarıdan ahırı izleyecek ve neler döndüğünü öğrenicektim. koy şimdi yıldızını.
***
osman ahırda volta atıyordu. bu hayra alamet değildi. dadaruh atlardan bazılarını dere kenarında sulamak bahanesiyle yanına alarak ahırdan çıktı. osman'ın beklediği fırsat buydu. cebinden o parıldayan şeyi çıkardı. bu, annemin bir hafta önce istanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan gümüş kaşağı olmalıydı. osman elindeki aleti iyice inceledikten sonra tosun'un yanına koştu. karnına sürtmek istedi ama hayvan rahat durmuyordu. acıtıyor olmalıydı.

gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. çok keskin, çok sivriydi 2. kattan bile iğne gibi uçları farkediliyordu birinin bitarafına batsa mazallah kevgire çevirir. lan pervinin üstünde mi kullansam bunu fetiş aleti olarak ehehe neyse bizim osman kaşağıyı duvarın taşlarına sürtmeye başladı. "napıyo bu amk liselisi" diye düşünürken aletin ucunu biraz köreltmek istediği aklıma geldi. dişleri bozulunca yeniden hayvanın üstünde denedi. yine atların hiçbiri durmuyordu. osman sinirlendi. "TE AMINA KOYİİM BÖLE İŞİN" diyerek kaşağıyı yere fırlattı, üstünde tepinmeye başladı. öfkesi dinmemişti. on adım ilerdeki çeşmeye doğru koştu. kaşağıyı yalağın taşına koydu. yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladı. ecdadının kiniyle vuruyordu it sıpası. istanbul’dan gelen, üstelik dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdi, parçaladı, tabiri caizse anasını sikti.  sonra da yalağın içine attı. iyi dedim ben de tımar işinden kurtulduk aq.

***
babam,  her sabah dışarıya gitmeden önce pervin'in yanına uğrar 1 posta atar sonra ahıra gider, öteye beriye bakardı. ben o gün yine evde yalnızdım. tahmin ettiğiniz gibi, "babam gitsin de pervin'i kıstırayım"ın derdindeydim. babamın gidişini dört gözle beklediğimden pencereyi açtım, güneşlik perdeyi açıp tülün arkasından ahırı izlemeye başladım.  babam sağa sola bakarken yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; dadaruh’a haykırdı:

- gel buraya o.ç!

soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. dadaruh,
- bilmiyorum, dedi.
- bilsen şaşarım zaten aqmun bunağı! diye cevapladı babam.
babamın gözleri osman'a döndü, daha bir şey sormadan osman atıldı.
- tamer abim! dedi.
- tamer mi?
- evet, dün pervin uyurken odasına girdi. sandıktan aldı. sonra yalağın taşında ezdi. bilirsin kaşağı işinden nefret eder. iş buyurmayalım diye kırdı cânım aleti.
- niye pervin'e haber vermedin?
- uyuyodu.
- çağır bakalım şu iti.

vay göööt.. sinirden elim ayağım titriyordu. "gelsin de ilk dayağı benden yesin üstüne bi de babam dövsün piçi." yumruklarımı sıkmış kapının önünde bekliyordum. kapı çaldı, açtım. piç osman sanki bişeyden haberi yokmuş gibi bi tavır takınmış; nefes nefese,

- aabi, baam seni çaarıyo.
- niye len? nolmuş?
- bilmem, gidince görürsün.
- ulan piç kurusu sen büyüdün de abini mi kerizliyosun!? dün pervin'in odasından alıp dadaruh atları suya götürünce çeşme başında kırmadın mı kaşağıyı it!?
- aa... ehm.. taam öle oldu da, pervin de odasında yalnız değildi.
- ... kim vardı ki?
- sen daha iyi bilirsin abicim. ya suçumu üstlenirsin ya da babam seni üstlenir zaaaa xD
- ulan bunların hesabını soracam sana.
- hadi koş baam bekliyo. küplere binmiştir şimdi. 

osman ahıra doğru koştu, ben de arkasından gittim. babam sinirden pancar gibi olmuştu. mizaç olarak da pek sertti. bir bakışından ödümüz kopardı. bana dedi ki:
- eğer yalan söylersen seni döverim! (babam yalandan ve yalancılardan nefret ederdi)
- söylemem.
- pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
dadaruh'un elinde duran alete baktım, "tımar işini sevmiyorum o yüzden kırdım." diyecektim ama babam yalan konusunda uyarmıştı. bi şekilde benim kırmadığım ortaya çıkarsa babam beni de silebilirdi. osman'ı da ele veremezdim. çok şey biliyordu. babam pervin'i sıkıştırdığımı duysa o kaşağıyı enlemesine götüme sokardı. hem osman zayıftı. şimdi babamdan dayak yese bi daha kendine gelemezdi. ona da gönlüm el vermedi. yine de yalan söylemeyecektim.
- ben kırmadım, dedim.
- yalan söyleme diyorum.
- ben kırmadım!
- doğru söyle, darılmayacağım. yalan çok kötüdür, dedi. ben de inkarımda direndim. babam öfkelendi. üzerime yürüdü “UTANMAZ YALANCI!” diye suratıma bir tokat indirdi. at boklarının içine doğru düştüm. kendime gelip kafamı kaldırabildiğimde babam arkasını dönmüş gidiyordu. "dur baba" dedim, "gerçeği söyleyeceğim." babam yeşilçamvâri dramatik bi dönüş yaptı. "seni dinliyorum."

"sinirin geçtiğine göre osman'a dokunmazsın herhalde. çünkü kaşağıyı osman kırdı ama lütfen dövme onu baba. dayanamaz o. benden çıkar hıncını." osman gözleri dolu bir şekilde sessizce izlemişti bütün olayı. it gibi tırstığı belliydi. babamın gözleri tekrar alevlendi. bakışları osman'ın üzerinde odaklandı. bir açıklama yapmasını bekliyordu. osman titredi, ağzını açtı, söyleyecek bir şey bulamadı. "abim de pervin'i zikiyo" deyiverdi.

kan beynine sıçradı babamın. göz bebekleri yok oldu. yüzünün rengi gül kırmızısına döndü. burnundan derin bir nefes çekti (bu onun savaş narasıydı). tam saldırmak üzereyken yattığım yerden ayağa kalkıp, "baba pervin'i sen de zikiyosun. bunu annemin duyması pek hoş olmaz değil mi? yarın geliyo istanbul'dan biliyosun." dedim. babam 220 km/s hızla giderken 5. vitesten 1. vitese takılmış bi araba gibi tepki verdi. ne yalan söylim içimden güldüm. babamın yine de o hıncı birinden çıkarması lazımdı. osman her şeye rağmen gümüş kaşağıyı kırmıştı ve suçluydu. babam osman'ın üzerine yürürken son kozumu da oynadım.

"baba.. bu ipne dadaruh da erkek/dişi demeden bütün atları zikiyo haberin olsun."

***

dadaruh'u babamın elinden zor aldık. o akşam pılını pırtısını eline verip çiftlikten siktirledi babam. ertesi gün sabahtan annem geldi. annem, babam osman ben ve pervin köşkün salonunda kahvaltı ederken annem sordu:
-ya eve girerken çeşme başında gümüş kaşağıyı gördüm. kırıp atmışlar oraya kim yaptı onu?

babam osman ve ben birbirimize baktık. içimizde yalandan en çok tiksinen adam soruyu cevapladı:

" aptal dadaruh atlara ezdirmiş, kovdum onu" 

lafını bitirdikten sonra dudakları keyifle kıvrıldı. ya da sadece bana öyle geldi. her neyse, ben de keyiflendim. çaktırmadan pervinin kıçından bi makas aldım. çayımı fondipleyip bi duble daha istedim.


7 Ekim 2011 Cuma

koruyucu melek

-seni seviyorum osman
-...


***

benim hiç sevgilim olmadı. hiç bir dişi gözlerimin içine bakıp yana yana "seni seviyorum osman" demedi. niye desindi ki?  aynaya baktığımda gördüğüm şey, eski bir basket topunun üzerine rastgele karalanmış bir surattan ibaretti. brad pitt insansa ben bir tür hastalık olmalıydım. ya hadi sevgiliyi geçtim, karşı cinsten bi arkadaşım, dostum bile olmamıştı hiç. okulda kızlar benle ilgilenmek bi yana dursun, diğer erkeklerin yaptığı gibi dalga bile geçmezlerdi. hiç yokmuşum gibi davranırlardı. bi süre sonra var olduğumdan şüphe etmeye başladım. taşak geçmekten, ezmekten sıkılınca erkekler de benimle alakayı kestiler. öğretmenim bile götümü yırta yırta parmak kaldırdığım zamanlarda bile beni hiç görmezdi, sanırım ben gerçekten yoktum. aslına bakarsanız, benim erkek arkadaşım bile yoktu. koca dünyada tek başımaydım.

***

var olmadığımdan emin olduğum gün soluğu mahallemizdeki süpermarketin önünde aldım. bildiğiniz gibi, insanların varlığını algılayıp kapıları açan otomatik kapı sistemleri bilim kurgu filmlerinden hayatımıza gireli hayli olmuştu.  otomatik kapıdan geçmeye çalışırken cama yapışacağımdan 2 kere 2 10 eder gibi emindim (evet matematiğim zayıftı biraz).  yine de şansımı denemek istedim. derin nefes alıp bildiğim bütün duaları okudum. gözlerimi yumup arkasında kaderimin yattığı kapıya doğru yürümeye başladım. gözlerimi açtığımda marketin içindeydim. heh.. bedensiz olduğum için kapının içinden geçmiş olmalıydım! bu da insanların beni görmezden gelişini açıklıyordu. sevinsem mi üzülsem mi ne yapıcağımı bilemedim.  çıkışı gösteren oku takip ederek kendimi dışarıya attım. parçalar yerine oturuyordu. adımlarım yavaşladı, nefesim tıkandı gözlerim buhulandı. gerçeğin yükü fazla ağır gelmişti. elim ayağım boşaldı diz üstü çöktüm. alnımı yere dayayıp ağzımı yırtılana kadar açtım ama sesim çıkmıyordu. sessizlik en büyük çığlıktır. gırtlağımı parçalarcasına son perdeden attığım çığlıkların frekansı insan kulağının algısı dışındaydı belki de. marketten çıkarken otomatik kapı dedektörü beni görmüş ve kapıları açmıştı. ben varım işte amına koduklarım! gerçeğim! madem ki gerçektim, bana yapılanlar kötü bir şaka olmalıydı. evet, hayat bir tek benim gülmediğim bir şakaydı. 

"........................."

ben yerlerde sürünürken tanrı olanlara daha fazla dayanamamış olmalı ki, ruhumu kurtarmak için bir melek gönderdi. melek elimden tutup ayağa kaldırdı beni. ışıltısından gözlerim kamaşıyordu. ne olursa olsun yüzüne bakıcaktım artık, gözlerim yansa bile. kafamı kaldırıp kurtarıcımla yüzleştim.

-kalk ayağa kendine gel!
-...
-korkma artık ben varım. kimse sana zarar veremez.
-s.. sen kimsin?
-benim adım tamer.
-osman benimkisi de.
-biliyorum hadi gel gidiyoruz.

***

tamer her açıdan mükemmel bir çocuktu. çok yakışıklıydı, yılan gibi kıvrak zekaya sahipti. fiziken de çok sağlıklıydı. babası subaydı. tamer'in iyi eğitim aldığı belliydi. mahallemize yeni taşınmıştı. bizim okula kaydolup sınıfımızdaki tek boş yer olan benim yanıma oturdu. o gün ben perişan haldeyken ailesiyle alışverişten çıkıyolarmış. seninki poşetleri falan sallamış kenara koşmuş benle ilgilenmeye. o günden beri tek ve en iyi arkadaşım oldu. ortaokulu, liseyi beraber okuduk. tamerin dersleri çok iyiydi. okulun tüm kızları ondan bi ilgi görmek için ölüp biterdi. tamer hiçbirine yüz vermedi. yoklarmış gibi davrandı. kızlar ilk defa benimle ilgilenmeye başlamıştı tamer'e erişmek için bile olsa. ilk cinsel deneyimimi de bu sebeple yaşamış olmak tuhaftı. aslına bakarsanız, hiç yaşamamış olmayı dilerdim. tamer erkekler arasında da tam bir şampiyondu. imrenilen, kıskanılandı her zaman. benim gibi ezikleri korur ama kimseyle itişip kakışmazdı. bir bakışı, bir cümlesiyle hallederdi ergen sorunlarını. çünkü o hepimizden önce aşmıştı o dönemleri. üniversitede de aynı okuldaydık. tamer'in puanı mühendisliklere tıpa falan yeterken benim yazdığım bölümü yazdı. su gibi geçti üniversite hayatı. tamer bölüm birincisi olarak bitirdi. hocaların ısrarına rağmen akademik kariyeri reddetti. 

askerlikte  acemiliği farklı yerlerde yaptık. ilk defa ayrılmıştık, bölükte sevilen biri olsam da kendimi çok yalnız ve güçsüz hissettim. öyle ya da böyle acemilik dönemi bitti, dağıtım için kura çekicektik.  tamer asteğmen okulunu 1. bitirdiği için gideceği şehri seçebilirdi. ben kuradan hakkari-şemdinli çekmiştim. çeker çekmez de tamer'i aradım haber verdim. sonuç olarak askerliği beraber şemdinli'de yaptık. bir çok operasyonda, çatışmada omuz omuza çarpıştık. tamer hep beni korur kollardı. bir gece araziye indiğimizde dar bir geçitte pusuya düştük. bizim tim mevzi aldı, ben ortada kaldım. tamer mevzilendiği kayanın arkasından deli gibi bağırıyordu bana. 2 isabet almışım, gözlerimi revirde açtım. tamer düşman grubu yok etmiş, beni sırtında taşımış, komutanı olduğu timi de zaiyat vermeden karakola döndürmeyi bilmişti.  askerlik bitti, tamer madalya aldı, ben babayı aldım. 

ben eve dönünce tamer de askeriyede kalmaktan vazgeçti. babasıyla baya papaz olmuşlardı bu yüzden. iş aramaya başladık. tamer biyere girdi, beni de yanına aldırdı. ben yerimde sayarken o kısa sürede yönetim kuruluna kadar yükseldi.

ve sonunda aynı kıza aşık olduk.

mahallemizdeki okulda yan sınıftan kara kuru bi kızdı aylin. okul bittikten sonra bir daha görmedik mahallede. meğer özel bi okula göndermişler şehir dışına. şimdi eğitimini tamamlamış, öğretmen olarak mezun olduğu okula atanaraktan geri dönmüş meğer. tamerle işten dönerken sigara almaya bakkala daldıydık. aylin de o sırada elindekiyle bakkaldan çıkarken çarpıştık 1 kase yoğurdu üstüme boşalttı. takım falan umrumda değildi kızı görünce kaşlarım kuş olup alnımdan uçup gitti resmen. hayatımda gördüğüm en güzel varlık bu olmalıydı. bu kadar doğal bi güzellik ancak su perilerinde olabilirdi. silkelenip göz ucuyla tamer'e baktım; onun da çenesi yerlerdeydi. kız "ay çok pardon afedersiniz" diyerekten üstümü sakarca eliyle temizlemeye çalışıyordu. o an sözleşmiş gibi tamerle birbirimize baktık ve adil bir savaş için 2 erkek gibi anlaştık. aylin'in fikrini soran olmamıştı tabi.

tamer'e karşı şansım olamazdı. olmadı da. tamer'in şahsi şovunu yapmasına izin verdim. havalar ısındığı gibi nefis bi kır düğününde evlendiler. ben de iyice kabuğuma çekildim.

bi gün odamın kapısı çaldı  aylin geldi üstünde pijamalarla  "konuşmamız lazım böyle olmuyo" dedi. hayırdır inşallah dedim odama buyur ettim. tamer'e saygımdan yüzüne bakmadan sorduklarına cevap vermeye başladım. dış kapıdan nasıl girdiğini de içten içe merak ediyordum.

- buyur yenge anlat, sorun nedir?
- şimdi de yenge olduk! sen ne yaptığının farkında mısın?
- efendim? anlamadım.
- kafanı çevir! yüzüme bak!
- sizi rahatsız etmemek için uzak durmaya çalışıyorum.
- bizi mi? hangi biz!? benim aşık olduğum, sevdiğim hayat dolu adam yok! nerde o? 
- biz uzun zamandır görüşmedik. bilmiyorum. 
- yeter artık bıktım oyunlarından, salağa yatmalarından! 
- yenge ne diyosun sen ne salağı ne yatması?
- hastasın sen ozaman! 
- DEĞİLİM!
- gel buraya!
hayır çekiştirme, bırak kolumu.
- gel buraya! korkma çıkar kafanı bak şu aynaya! ne görüyosun? 


"... ne görüyosun?"
aynada tamer'in yansımasını görüyordum. şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu. bakışlarım gözlerini aşıp aklının örtülerini deldi ve derinlerde yatan gerçeği gözler önüne serdi. kaderimle hesaplaştıktan sonra gözlerim aynadaki diğer yansımaya kaydı. aynada gözlerimiz birbirine deydi. göz bebeklerinin yavaş yavaş büyüdüğünü gördüm. içimi tatlı tatlı yakan bir his tüm vücudumu ele geçirdi. sessizlik en büyük çığlıktır ama en ufak sesle bozulur:




-seni seviyorum osman.
-...


3 Ekim 2011 Pazartesi

mass hysteria

amk  kafamı sikeyim ben kafamı.. senin  neyine  lan romantik  olmak  offf amk  elim  ayağım  titriyo hala.

öncelikle şunu söyleyelim, ben üniversite mezunu, askerliğini yapmış, 25 yaşında, işinde gücünde, evlenme yaşı gelmiş bir adamım. zamparalıktan zerre anlamam. panik ataktan tut histeriye kadar her bok var çünkü bende gereksiz aşırı heyecan yapıyorum. herşeyi bok ediyorum durduk yere. tecrübeyle sabittir bunlar. sonu hüsranla biten zamparalık hikayelerime başka bir zamanda değinicez. neyse efendim, ben elimden geldiğince uzun süreli ilişkiler yaşarım; terkedilmezsem amacım evlenmektir. ve bakirim evet.. bu kısa özgeçmişten sonra başlıyoruz:



hayatımın aşkı olarak nitelendirdiğim 2,5 yıllık sevgilime bugün sürpriz evlenme teklif edicektim. evi boşalttım, kır çiçeğinden 10 numara yemekler aldım, salataları mezeleri kedim hazırladım. odanın çeşitli yerlerine gül yaprakları serpiştirdim. sarar takımı, giorgio barani kravatı çektim. mumları yaktım ve kapı çaldı. gelen sevgilimdi. harika görünüyodu. içeri buyur ederken "hoşgeldiniz leydim" dedim, romantik orospuçocukları gibi elini öptüm. sanki 40 yıllık sevgilisi değil bi asilzadeydim o an. o da bu rol oyununu sevmişti hiç bozmadı. salona girince inannnnnnmoyorumm dedi. çünkü birlikte olduğumuz süre zarfında hiç böyle gay modlara girmemiştim çok şaşırdı hazırladığım ortamı görünce.

 tek kaşımı kaldırıp "sen ne diyon yarrraam biz beyefendiyiz de belli etmiyoz" bakışı attım. saldalyesini çektim falan filan özetle türlü türlü ibnelikler yaptım. yemek o yavşakımsı resmiyet içinde yendi. ve o son olarak o an geldi çattı. kadife kaplı kutuyu ustalıkla cebimden avucumun içine kaydırdım. yerimden kalktım, sevgilimin sandalyesinin arkasına geçerek arkadan sarıldım. boynuna bi öpücük kondurup kulağına "hayatını benimle paylaşır mısın?" diye fısıldayacaktım. o sırada yüzüğü de araya sokacak ve olayı bitiricektim. ayna karşısında 100lerce kez provasını da yapmıştım. plan mükemmeldi.

 perdeler aralıktı, gökyüzü rengini en koyu mavi tonlarına bırakırken bulutları da morun tonlarına boyamıştı. denizden hafif bir meltem esiyor, kızın saçlarını okşarcasına savuruyordu. parfümüyle birleşen o kendine has kadın kokusu sarhoş ediyordu. heyecandan gözlerim karardı, elim ayağım titremeye başladı. napıcağımı şaşırdım.  ani bi hareketle boynunu tükürüklü tükürüklü öpüp kulağına "hakiki tosun paşa benim!!!" diye son perdeden bağırdım.

 istem dışı manyak gibi gülüyordum. neye uğradığını anlamayan zavallı sevgilim irkilerek sıçradı. gözleri fal taşı gibi olmuş, sinirden şakağındaki damar zonk zonk zonklamaya başlamıştı. napıyosun sen be manyak!? dedi. ben artık yerlerdeyim, out of control amk durduramıyorum gülme krizini. o anı bi gözünüzde canlandırın beyler. hastasın sen hasta! bitti bu iş gidiyorum ben sefil ibne! dedi. vurdu kapıyı çıktı. kendimi toparlayıp arkasından koşamadım. bi yarım saat sonra kendime gelince aradım teli kapalı, msn facebook girer diye bekledim 2-3 saat sonra online oldu. bitti bu iş olm, kendine denk bi idiot bul. bu güne kadar sabrettim sana ama daha fazla katlanamiyciim hayatta başarılar dedi, konuşmama bile izin vermeden msn facebook twitter icq skype telefon fax ne varsa sildi. akıllarda sadece malum filmin unutulmaz sahnesi kaldı...

hakiki tosun paşa benim!









anlat panpa dinliyoz

selam beyler,

yıllar sonra tekrardan yazılarımı yayınlama kararı aldım. bu kutsal kararımda beni destekleyen aileme, yakın dostlarıma.. şaka lan şaka ilk defa bişeyler karalıyoruz işte. genelde güncel konuları ( kadın, sağlıklı yaşam, cinsellik oyyhşşşş diyenler salyalarını silsin yok öle bişey) tartışıcaz burda. tartışçaz dediğim, ben kendi kendime tartışıp bi sonuca varıcam sen okuduğunla kalcaksın ahahh. tamam tamam bozulma hemen. olur ya belki bişeyler öğrenirsin, belki biraz eğlenirsin, kendinden bişeyler bulursun. belki de hayatından dakikalar çalıyorum şu an-ki büyük ihtimal öyle-. yine de hayata şebnem ferah gibi farklı bir delikten bakmak istiyorum diyenler, yazının devamını okumaya hak kazandınız:

"önce noktadan sonra büyük harfle başlamayı, kelimeleri doğru düzgün yazmayı öğren" diyen aynştaynları duyar gibiyim. edebiyatçının oğluyum olm ben, öss'nin öss olduğu zamanlar türkçe'den 44 netim vardı ulan benim!!! "ehm... evet herşeyin farkındayım evet herşeyin bilincindeyim. picasso gibi ben de gerçeklik olgusunu tamamen kavradıktan sonra onu kendi evrenimde deforme etmeye karar verdim." hassssiktir lan ordan entel o.ç ehehh kısaca şöyle diyim, burası benim bölgem olduğuna göre oyunu benim kurallarımla oynuyoruz. yeterince açık. sonra "ay sen çok küfürlü yazoyosooonnnnn, ahlakımızı bozoyosonnnn" diye gelmeyin karşıma. baştan uyarıyorum ki, sonradan ne siz üzülün ne biz üzülün. raad olun beyler, arkanıza yaslanın 3..2..1 MOTOR!

...

anlat panpa