31 Aralık 2011 Cumartesi

yılbaşı özel - sümüklü piçin dramı

her gün kahvaltıdan sonra annem bizi işe gönderir gibi sokağa postalardı (çocukların sokaklarda oynadığı zamanlar da oldu evet). evin bahçesinde böcek toplamak, çamurdan kanallar yapıp içini suyla doldurup kağıttan gemiler yüzdürmek, kedi, köpek, kaplumbağa ve türlü hayvana sevme kisvesi altında eziyet etmek, su savaşı, taş savaşı vs. en sevdiğimiz işlerdi. sonradan müptelası olacağımız atari salonlarıyla henüz tanışmamıştık.  bilgisayar oyunu desen, evinde bilgisayar olan bir kişi vardı sadece mahallemizde. onun da o kadar hava atmasına rağmen zamanın şartları mayın tarlası ve volfied haricinde bişey oynamasına imkan vermiyordu. internetin adını bile duymamıştık ve böylesi çok çok daha iyiydi emin olun.

bahçede sıkılınca kale'ye giderdik. kale, beton surlardan oluşan mahallemizin ortasındaki tek düzlük olan parka verdiğimiz isimdi. orda da mahalleden diğer piçlerle daha kurumsal oyunlar oynardık. misket, taso, futbolcu kartı gibi ütmeli-kaçmalı oyunlar. bu tür oyunlarda kral bendim. kumarda paso kazanıyo olmamı şu anki durumuma bakınca anlayabiliyoruz aslında. ordan da sıkılınca (herkesin cebindekiler bana geçince) hep birlikte yeni yapılan yüksek inşaatın önündeki dev kum tepesine giderdik. kum tepesi inşaatın üçüncü katına kadar geliyordu. oraya da büyük kumlar diyorduk. tepesine çıkıp yokuştan aşağı kendimizi bırakıyorduk. taklalar ata aya aşağıya kadar kaymak tarifsiz bir eğlenceydi. tamer mahallemizin en kuvvetlisiydi. tepeye çıktı mı kendini dağların hakimi ilan eder, tepeye tırmananları tek tek aşağıya sallardı. o kumlarda kaç terlik kaybettim bilmiyorum. eve çift terlik döndüğüm çok az olmuştur. neyse efendim kavga şamata derken akşam bok içinde eve dönerdik. annem bizi o halde eve sokmaz, maşrapa leğen getirip kapının önünde ayaklarımızı yıkar, sora doğrudan banyoya sokardı. yıkarken anamızı da sikerdi tabi. kaynar su + etini kemikten ayırırcasına kese. şikayet edersen kafaya tas darbesi + gözleri yakan köy sabunu... akşam yemeğinden sonra melek gibi uyurduk. hiç bi dert yok tasa yok. tek gelecek kaygısı yarınki tasoda kazananın kim olcağından ibaret ya da onun gibi sikindirik bişey. şimdi yatağa girmek bataklığa girmekle aynı şey. uyuyabilmek için düşüncelerle boğuşmak zorundasın. şansın varsa yorgunluktan sızarsın yoksa uyku haram. büyüyelim diye gözümüzün içine baktılar. büyüdük de ne oldu? sorarım size ne oldu? sik oldu. git gide anlamsızlaşan hayatta her günümüz bir öncekini özlemekle geçiyor ve yavaş yavaş yok oluyoruz.

***

havalar soğuyunca hasta oluyoruz diye sokağa çıkma yasağı gelirdi. gelirdi de vız gelip tırıs giderdi. bulduğumuz en ufak fırsatta sokağa sıvışır, göl gibi yağmur sularının içinde oynardık. eve giriş kısmı biraz sıkıntılı olsa da o hayvansal eğlence için ödenen ufak bedeli gözümüz görmezdi. kaçamadığımız zamanlar evde oyuncak kırar, ateşle oynar illa ki karıştırcak bi boklar bulurduk. kış iyice bastırınca havalar da sağlam soğudu. son yağan sağnak yağmurda tamer'le evden kaçıp otoparkın yanındaki göle girdik yine. üst baş sırılsıklam çıktık ceketlerimizin kolları sümük içinde. titreyerek eve dönerken berkecan'ların evinin önündeki otoparktan geçiyorduk. berkecan mahallemizin zengin piçiydi. bizle pek oynamazdı zaten. yeni aldığı eşyalarıyla hava atmaya yanımıza gelirdi sadece. bi de futbol oynanırken orjinal barça forması, mikasa topu ve adidas kramponlarıyla gelirdi. ama topuyla oynatmazdı. vurunca yıpranıyormuş. aman ben zaten futbol sevmezdim ki. ya kaleci ya da defans olurdum onlar da pek hoşuma gitmezdi. gol atmak varken... neyse ya, asıl konu şu ki; berkecan'ların dubleks evlerinin salonunun bir  kısmı tamamen camdı. dışardan içerdeki yılbaşı ağacı gözüküyordu. ağacın tepesinde yıldız, altında parlak hediye paketleri diziliydi. kimbilir içlerinde nebiçim süpersonik oyuncaklar vardı. 

 altında parlak hediye paketleri diziliydi. kimbilir içlerinde nebiçim süpersonik oyuncaklar vardı. 
oha be ohaaa dedim, gerçek yılbaşı ağacı! biz böyle şeyler sadece filmlerde olur sanıyorduk. berkecan babasıyla görününce bi arabanın arkasına saklandık, ordan izlemeye devam ettik. ellerinde süslerle gelip ağacı güzelce süslediler. napıyonuz lan orda? diye seslendi biri. dönüp baktık. elinde salçalı ekmekle necati geliyordu. 

-olm adamın evini görüyon mu?
-gördüm olm ben nolmuş ki.
-gerçek yılbaşı ağacı var olm daha ne olsun.
-bizim de var yılbaşı ağacımız.
-bizim yok...
-olmaz tabi. yılbaşı ağacı sadece zenginlerde olur. noel baba da sadece onların evine gelir.

necati siktir git elinde salçalı ekmekle kendini zengin mi sanıyon diyesim geldi demedim. necatinin ne olduğu sikimde değildi. gerçek şu ki; berkecan'lar zengindi ve noel baba onları ziyarete gelicekti. 

tamer'le eve koşup babamın bacaklarına yapıştık. "baba bizim yılbaşı ağacımız nerde?"

babam türk kültürüne ölümüne bağlı adamdı. dolabında sağ-sol çatışmalarından kalan, üstünde ccc yazan çeşitli dökümanlar, bayraklar, fotoğraflar falan vardı. bir de yerini hiçbir zaman bulamadığımız bir silahı olduğunu biliyorduk. böyle bir adamın evine yılbaşı ağacı kurmasını; christmas kutlamasını bekleyemezdiniz. ara sıra 1-2 kadeh içmesine rağmen yılbaşının olabildiğince sıradan bir gün olması için özen gösterirdi. ama küçüktük işte anlayamıyorduk. sadece istiyorduk. kaşlarını o korktuğumuz şekilde çatıp "olmaz" dedi. ne oyunbozan adamdı babam.

***

o gün sadece masallarda olabilecek inanılmaz bişey oldu. kar yağdı amk kar! eee ne var bunda yarraam diyonuz ama ben izmirliyim piçler. "kar gören izmirli" diye taşşak geçilenlerden hani. baya kar fırtınası başlamıştı dışarda. çoluk çocuk piç herkes sokağa döküldü. biz de çıkmak istedik annem izin vermedi. o son yağan yağmurda feci hasta olmuştuk. şansımıza tüküreyim, yok bu şansa tükürülmez. "şansımı sikeyim!" dedim (sokakta yeni öğrendiğim bi laftı bu. çok ayıp bişey olmalıydı heralde ki anneme "anne sikmek ne demek?" diye sorunca azıma bi tokat patlatıp acı biber sürmüştü.)  peder bey de o gün evdeydi. sert adamdı babam. annem gibi keklemesi kolay değildi. sözünden çıkmak da göt isterdi. çıkılmıcak dediyse çıkılmazdı bitti. camdan ulaşamadığımız bi tür cenneti izler gibi boynu bükük bakıyorduk. son kez şansımı denemek istedim. 

-baba lütfen ya bak bütün çocuklar sokakta. nolur...
-...

peder ısrarlardan iyice baymıştı. bi daha sorarsanız kulaklarınızdan tavana çivilerim, diyip çıktı odadan. pazarlık bitmişti, çıkmıyorduk. kar inceden kaplamıştı zemini. necati'yle yasin kartopu savaşından bıkmış, kardan adam yapmaya başlamışlardı. aylin bi elinde havuç bi elinde atkı kardan adama doğru koşuyordu. büyük kumlar uludağ ski-center olmuştu adeta. mavi leğeni kapan gelmişti. üstü kar kaplı kum tepesine tırmanıp aşağıya kayıyorlardı. eğlence çığlıkları ve kahkahalar sokağı inletiyordu. koskoca dünyada sadece biz eğlenmiyorduk. dışarda olamamanın verdiği üzüntü içimde cisme büründü. kaskatı taş gibi bişeydi. boğazımı acıtarak yukarı tırmanıyordu. sonunda göz pınarlarımda eriyerek dökülmeye başladı. istediği olsun diye anıra anıra ağlayan şımarık piçler gibi değil, burnumdan çıkan sıcak hava camı buhu yapa yapa sessizce ağladım. 

"bakın babanız size ne getirmiş çocuklar." yaşlı gözlerle arkamı dönüp baktım. babamın elinde içi kar dolu bi leğen vardı. 

ehe ehe :')
tamer'le koşup yumulduk leğene. elime aldım buz gibiydi ne salağım lan minik buz parçaları zaten bunlar. küçük bi kardan adam yaptık. havucunu mavucunu özenle dikip erimesin diye pencerenin önüne koyduk. dışardaki gerçek kardan adamın minik bi imitasyonuydu. tıpkı bizim yaşadığımız mutluluk gibi.  aklımız hala dışarda, bir hayalin kırıntılarıyla mutlu olduk o gün. olmasak da -mış gibi yaptık en azından. yıllar sonra üniversitenin ilk yılında; karı soğuğu meşhur bir şehirde okurken kampüsteki devasa kardan adamı bir tekmede yere serişimin nedeni de buydu galiba. o an kendim dahil kimse anlam verememişti o yaptığım harekete. belki de sadece güzel bir şeyi yok etmek istemiştim bilemiyorum. 


***

aynı gece tıkırtı sesleriyle uyandım. zaten tilki uykusundaydım sebebini biliyorsunuz. evet moruk, noel baba'yı bekliyordum. birisi kımıl kımıl bişeyleri kurcalıyordu. noel baba olmalıydı bu. kimseye görünmeden işini halledip çıkmaya çalışıyordu garibim. karanlıkta karşısına dikildim. bu, bildiğim noel baba figüründen biraz farklıydı. ceketiyle beresi siyahtı. kirli sakallı esmer bi tipti. o zamanki haneye tecavüz ve nefsi müdafa yasalarının genişliğinden midir nedir babam yatak odasından elinde pompalıyla sıka sıka fırladı. adamın kafasını beynini duvara yapıştırdı, kollarını bacaklarını eklemlerden koparttı. hırsızmış aqmun çocuğu. heheh şaka lan şaka. son ***'dan sorası yalan inanmayın. diğer yerlere inanmak size kalmış. daha söylencek çok şey var ama ucu ucuna yetiştirdim zaten. hepinize iyi yıllar piçler.






25 Aralık 2011 Pazar

gündemin nabzı

selam beyler.

bikaç gündür sayfaya yazmayı aksattım ama merak etmeyin aralık ayını da 4 gönderiyle bitiricez. haftada bir düzenli yazmışım gibi olcak yani. bu yazıyı da hikayeleri neden geciktirdiğimin mazeretlerini sıralamak için değil, gündem hakkında 3-5 bişey söylemek için yazıyorum. zaten zamanı 3 ekim'e geri alırsak, blogu asıl açma amacımın öykü yazmaktan ziyade gündemle ilgili çıkarımlar yapmak olduğunu görürsünüz. eh, zamanla gerek sizin, gerek bizin şeyetmesiyle böyle götten sallama öykücülüğü formatını yakaladık. zaten bişeyin oluşumundaki ortam çok önemli. mesela yemek tarifi blogu aççak olsam şu an yemek tarifi yazıyor olurdum. ya da bilişimle ilgili bişey olsa bilişim dünyasından haberler vesaire ile ilgili çerçeve içerisinde takılırdım. bu sayfanın durumu farklı oldu biraz. oturun da anlatayım piçler.

şu blog muhabbeti neymiş lan yıllardır internet kullanıyoruz her türlü boku püsürü kurcaladık blog işine hala fransızız diye düşünerekten bi google hesabı aldım önce. hesabı alır almaz hevesle temaları kurcalamaya başladım. aynı hevesle de bıraktım. çünkü cidden ne bok yiceğimi bilmiyordum. bi bilinmezin üstüne tema mema kurma fikrinden tiksinip çıktım. bi süre sora, karşıma çıkmaya başladı kendi sayfam. google hesaplarında falan denk geliyordum. o yarım yamalak boktan temayla kürtajlanıp çöpe atılmış, orda kendi imkanlarıyla yaşama tutunmuş bi çocuk gibi geldi gözüme. ulan dedim, gel babana piç gel!

temayı hazırladım, ilk gönderiyi girdim. başta dediğim gibi, sözde güncel konulardan konuşup kendi süzgecimden geçirip entellektüel çıkarımlar yapıcaktım. siz de okuyup "ohaa adam ne kadar farklı düşünüyo, ne kadar şöyle, ne kadar böyle" dicektiniz. evet bu günlerde trend bu. farklı düşünmek.

 kan emici bir şirketin emir kipli cümlesi. (think different or die!)

herkesin farklı düşünerek farklı olduğunu düşündüğü bi dünyada... ööğğhh cümleye gel. böyle sikik cümle kurmaktan 6 ay içeri atsalar gıkımı çıkarmadan paşa paşa yatarım lan. yani diyorum ki, fark aslında derinlerde biyerde yatıyor. kendimiz olmakta. izin verirseniz açıklayabilirim.

gözlerinizi kapatın ve bir stadyum dolusu zenci düşünün. ahahahah :D olm çok götsünüz lan. aklınız hemen nerelere gidiyo. tamam değiştiriyom örneği. ya off neyden bahsettiğimi unuttum ibneler :P

çok sıkıştım alıntı yapıcam: "sizler özel değilsiniz, sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar taneleri de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz. bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden pislikleriyiz." sağol chuck palahniuk amca. (soyadını yazarken google'dan yardım aldığımı itiraf ediyorum o ne biçim isim amk.) hemen toparlıyorum.

evet, insanlığa genel bakışta özel değiliz. ama şu bi gerçek ki, her insan kendi içinde özeldir. kahramandır. kötü adamdır, öcüdür. en sikindirik adamın bile anlatacağı bir yaşam öyküsü vardır. işte o en sikindirik insan benim. ve siz sıkılmadan bu güne kadar dinlediniz öykülerimi.

gündem mi? gündemin anasını avradını zikeyim ben. herşey gün geçtikçe boka sarıyo işte tek fikrim bu :D öpüyorum piçler yılbaşı özel yazısını kaçırmayın. kış ikliminin sikerttiği şu günlerde aman diyim bünyeye dikkat edin bol bol portakal yiyin süt için ne bileyim sıkı giyinin hadi bakalım hoşçakalın.



15 Aralık 2011 Perşembe

süper güç anket sonuçları değerlendirmesi

316 katılımcının kıyasıya mücadele ettiği süper güçler anketinde geri sayım sürecine girilirken nefesler tutulmuş durumda sevgili okurlar. kazanan ekiplere sabun seti.. şaka lan şaka az önce kapattım anketi :) ne bok olduğunuzu öğrenmek istiyorsanız sabredin, verdiğiniz cevaba göre geniş karakter analiziniz aşağılarda biyerlerde yazmakta. cevap hakkını kullanamayan zavallılar, siz yazının devamınını okumadan siktirip gidebilirsiniz.

teşekkürler, kalan yiğitlerle devam ediyoruz.

evet genşler, bu anketi en sevdiğiniz pokemonu bulmak için hazırlamadım. yukarda da belirttiğim gibi, amaç kişilik analiziydi (ben denedim %100 çalışıyor). siz de kişiliğinizi ele veren eğlenceli cevaplara tıkladınız nitekim. neden 316 kişi peki? hemen açıklıyorum burası çok önemli  316 sayısı antik yunan matematikçilerine göre pi (π) sayısının optimize.. bak hala okuyo ya :) yok öle bişey evladım. yuvarlak bi sayıda kapatıcaktım anketi ama bi türlü denk getiremedim. neyse o pek önemli değil zaten 300+ katılımcı sayısı sonuca varmak için yeterli. sonuçları tekrar hatırlıyoruz:


uçma                           : %11 |||||||||||
görünmezlik                  : %31 |||||||||||||||||||||||||||||||
düşünce okuma            : %35 |||||||||||||||||||||||||||||||||||
şifa dağıtma                 : %6   ||||||
kurşun geçirmezlik        : %1   |
diğer                            : %13 |||||||||||||


%35 düşünce okuma: (politikacı)
işte anketimizin en çok oy alan şıkkı. ve malesef dünyamızda her şeyin başında gelen bir saplantı: hükmetme arzusu. bunun en kısa ve zahmetsiz yolu düşünce okumaktır. düşünceleri okuyarak nabza göre şerbet vere vere her türlü hatunu kafalarım; kimin ne istediğini bilir, kısa yoldan zengin olurum dediniz. verdiğiniz çözüm vaatleriyle başbakan oldunuz ohhh amk 2 sene sora nasıl becerdiyseniz amerika başkanı da seçildiniz mi tamamdır. kısa sürede tüm dünyayı peşinizden sürükleyip köleleştirdiniz. ibnesiniz olm ibne! sizi tanımlamak için daha fit bir kelime bulamıyorum. görünmezliği seçenler bile kişisel hazların peşindeydi (az sonra okuycaksınız). siz daha bi tehlikelisiniz. dünyanın kanını emen tüm liderlerle aynı karaktere sahipsiniz malesef. sizi görünce kanım donuyor amk siktirin gidin sayfamdan bi daha da girmeyin, okumayın yazdıklarımı. 

"çalışın köpekler!"
%31 görünmezlik: (ezik)
bu cevabı verenler, siz nasıl birer paranoyak, nasıl ezik tiplersiniz çözemedim. başkalarının görüşü sizi bukadar mı ilgilendiriyor lan? uçup gitmek varken sinsi sinsi onun bunun arkasından iş mi çevirceniz orospuçocukları!? normalde yapmaya götünün yemediği şeyleri görünmezken rahat rahat yapabilceğini düşünerek seçtin bunu. ne bileyim bi banka soymak, birilerinin yatak odasına gizlice girmek falan geçti aklınızdan. ananız bacınız aileniz yok mu lan sizin? ya siz değil de bi başkası görünmez olup sizin valideye dadansa... hm? hoş olur mu? sizin ben insanlığınıza tüküreyim lan insanlığınıza! elim ayağım titredi amk.

tamam sakinim...

ezik orospuçocuğu
%13 diğer (isyankar)
aferin lan valla aferin. gözüme girceniz he az kaldı. gönül isterdi ki bu anketten %50+ "diğer" şıkkı çıksın ama bu da yeterli en azından şu an için.

"diğer" demek, posta koymaktır. hayat boyunca önünüze seçenekler konuldu ve birinden birini seçmeniz istendi. diğer demek "al şıklarını götüne sok" demektir. isyandır ulen! biliyorum o %13'ün içinde bazılarınız sırf anket sikertmesi olsun diye "diğer" dediniz. bazılarınızın aklına daha iyi bişey geldi, önünüze konanlarla yetinmeyip diğer dediniz. sadece pc başında değil hayatınızda da size dayatılanlara usulünce siktir çekme gücü diliyorum sizlere. anarşist ruhlu piçler seviyorum sizi aynen devam.


"heryerdeyiz piçler."
%11 uçma: (özgürlükçü)
dünyanın bütün dertlerini arkanızda bırakarak bulutlara doğru kanat çırptınız. para pul, aşk sevgi düşmanlıklar, kıskançlıklar, türlü türlü dünyevi ibnelikler hep aşağılarda kaldı. tek başınıza herşeye siktiri çekip gökyüzünün kralı ilan ettiniz kendinizi. çekin özgürlüğü ciğerlerinize kartal yürekli kardeşlerim. fazla bişey söylemeye gerek yok. özgürsünüz.


". . ."
%6 şifa dağıtma: (yardımsever)
siz, evet siz; yardımsever bir insansınız. yardımseverlik günümüzde mumla aranan bir meziyet. hele ki siz, birtakım süper güçler dururken inatla şifacılığı seçtiniz... önünüzde ceketimi ilikliyorum. hatta saygıyla eğiliyorum. o da yetmiyor domalmak istiyorum önünüzde! siz nasıl kutsal bi insansınız lan? türünüz tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. sizi bi müzeye kaldırmak ne bileyim yoğun bakıma falan almak istiyorum. ne demiş şair, "gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer."
"gelin yavrularım"
%1 kurşun geçirmezlik (kahraman)
türünüzün tek örneğisiniz. gerçekten, samanlıkta iğne gibisiniz desem bile abartmış olmam. haksızlıklara tahammülünüz yok. mesela yolda dövülen birini görseniz izlemek yerine müdahale ediyorsunuz. sevdiklerinizi, çevrenizi, yeri gelince de hiç tanımadığınız insanları namusunuz gibi koruyorsunuz. suratınızda bir maskeniz eksik  diyorum ve kahraman kişiliğiniz daha fazla ifşa olmasın diye kısa kesiyorum.
"aksiyon çıksın ya"
gördüğünüz gibi panpalarım, %65'iniz diğer insanların haklarına müdahale etmek istiyorsunuz. bize hükmetmek, sinsice gözetlemek, götümüzü sikip belimizi incitmemek istiyorsunuz. sizin gibi kimseler bu işleri yapıyor zaten merak etmeyin. birileri bu dünyayı keyfine göre çekip çeviriyor. nerdeyse yatak odalarımıza kadar kameralarla izleniyoruz, internetteki icraatlarımız da takip ediliyor özellikle bu günlerde iyice boku çıkmış durumda. sözlük, blog, vs.. yazarları tek tek içeri alınıyor. en olmadı kapılarına polis yollanıp akılları alınıyor. uslu çocuk olup bi daha yaramazlık yapmasınlar diye. işte bu içeri alınanlar ve günün birinde alınacaklar %13'lük "diğer" diyen kısım. küçük bi grup özgürlüğüne düşkün, ama onlar da diğer kavramlara yabancı. çok çok azımız kendinden önce başkalarını düşünüyor. ve içinizden sadece bir kişi kahraman. bilin bakalım kim ;)

haftaya görüşürüz hoşçakalın piçler.



8 Aralık 2011 Perşembe

yabancılarla konuşma - bölüm I

hafta içi iş çıkışları uğradığım bi bar vardı. bostanlı'da kamil's diye bi mekan. sessiz sakin biyer. müşterileri de o civarın sakinleri genelde. arıza çıkarcak pek tip çıkmaz yani. country, blues, soft jazz falan çalıyo. entel o.ç demeyin hemen beyler, ne çaldığı pek de umrumda değildi. benim için buraası işyeri gürültüsünden evdeki ölüm sessizliğine geçişteki ara formuydu sadece. iş çıkışları rahatlatıcı bişeyler içmek, bar ahalisinden birkaç kişiyle yüzeysel sohbetler etmek, 1-2 el bilardo oynamak, ara sıra kafayı çevirip haber bültenine bakmak, bi dergi, kitap bişeyler karıştırmak falan hoşuma gidiyordu. sosyalleşme ihtiyacımı da bu şekilde gideriyordum. evde yaptığım tek şey fast foodumu yiyip pc karşısında çürümekti. yaşıtlarım evlenip çoluk çocuğa karışırken ben küllükleri mc donalds patatesleri gibi izmaritlerle dolduruyordum. arayanım soranım bekleyenim yoktu. yine de hayat bana güzeldi. kimseye hesap vermiyordum. yalnızlık özgürlüktür.


kamil's
o akşam yine elimde laptopumla girdim barın kapısından. barın bar kısmına oturdum herzamanki gibi. ne salak cümle oldu lan. neyse, bi sıcak çikolata isteyip yandaki sepetten rasgele bi gaste aldım. bir yıldır düzenli müşterisi olmama rağmen bar sahibi kamil'le istediğim samimiyeti kuramamıştım. "hey jimmy bana bi kadeh viski doldur ha? seni üşengeç pezevenk." böyle bi cümle kurabilmek için çok mu erkendi amk? her neyse, kamil o sırada beni görüp sevdiğim şarkılardan birini açtı http://fizy.com/#s/16odes gülümsememi göz kırparak karşıladı ve her neyle uğraşıyoduysa onun başına döndü. ben de bardağımdan büyük bi yudum alıp gazeteme döndüm. çok sıcakmış ağzım yandı amk.

o sırada kapı çınlayarak açıldı. herkes birbirini tanıdığından kapı açılınca dönüp kim geldi diye bakma adeti vardı. ben cool tavrımı bozmadım tabi. giren kişi "hahhayyt iyi akşamlar millet! kamil, güzel şarkı seçmişsin sen de sıkı pezevenksin ha" dedi. bunu diyen harun abi'den başkası olamazdı. selamlaşma faslından sonra bar kısmına gelip sırtıma vurdu.

-naber koç?
-ooo hoşgeldin harun abi. iyiyim sağol senden?
-körpe ammmcık gibiyim bugün ehehe.
-abi... ayıp oluyo
-bi bira gönder kamil!

birasını alıp masalardan birine geçti. harun abi ellili yaşların sonlarında bi travesti eskisiydi. nasıl başardıysa o işten emekli olabilmiş, eski erkek görünümüne kısmen geri dönmüş. hafif ibnesel hareketleri de yok değil tabi. eh, can çıkar huy çıkmaz derler ya. günün birinde barda sabaha kadar muhabbet etmiştik. hikayesini çok merak etmiştim. bazı bölümleri atlayarak beş altı saate sığdırmıştı yaşam öyküsünü. trajik ve ibretlikti hakikaten. ben hikayemi anlatmaya kalksam beş dakikayı doldurabilir miydim bilmiyorum. neyse, harun abi görmüş geçirmiş (geçirilmiş) adamdı harbiden. bu civarda da herkesten saygı görürdü. dan dun ağzına geleni de konuşurdu dobra adamdı. barımızın dert babası, yaşam koçuydu. kamil'in pederiyle de bi geçmişi olduğu söyleniyo. şantaj mı ne yapıyo artık bi kere hesap ödediğini görmedim ibnenin. yalnızlık hesabı kimseye kaktıramamaktır.


***

dalıp gitmişim vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. bi gürültü karmaşa oldu. kadının biri bizim piç rıza'yı masasından kovuyordu. daha önce de olmuştu. tüm kadınlara potansiyel amcık gözüyle bakan dallamanın tekiydi piç rıza. önüne gelene askıntı olurdu. kamil'in bu iti buraya burda barındırmasına anlam veremiyordum. kadın dip köşede şöminenin yanında tek başına oturuyordu. yaşı otuz civarlarındaydı ama allah için güzel hatundu. simsiyah küt saçları vardı. burdan tam seçemesem de gözleri renkliydi galiba. daha önce görmemiştim buralarda. karşıdaki benzincinin müşterileri gelirdi bazen. arabalarına bakım falan yapılırken sığınırlardı sıcak ortamımıza. saate baktım, geç olmuştu. eh en iyisi siktirip gideyim ben evime dedim. hesabı ödeyip kalktım. köşedeki kadın beni kesiyordu. ya da bana öyle geliyordu. harun abi yeni birasını almaya giderken durumu farketti ve kulağıma eğilip "bak aslanım, bi kadın sana böyle bakıyorsa bişey söylemek istiyodur." dedi.


"bak aslanım, bi kadın sana böyle bakıyorsa bişey söylemek istiyodur."


adımlarım birbirine dolaştı, apar topar çıktım dışarı. hava buz gibiydi. doğan slx'ime atlayıp 2 sokak ötedeki evime gittim. gülmeyin piçler param ona yetti anca geçiniyorum zaten amk. zar zor merdivenleri çıkıp evime girdim. üstümü başımı değiştirip kanepeye uzandım. bugün bilgisayar yok osman dedim kendime. o kadını düşündüm. neden bana öyle bakmıştı? yaşlı kurt haklı mıydı? gerçekten bişey mi söylemek istiyodu kadın? bişey söylücekse ne söylücekti? çok güzel kadındı be. asil bi duruşu vardı. kesin soyu osmanlı sadrazamlarına krallarına kraliçelerine kadar dayanıyodur ha "eeh sokacam kadınına dersini almadın mı hala!" dedi sağduyum. haklıydı. dersimi almıştım ve yalnızlığı seçmiştim. böylesi iyiydi. yatmadan önce tuvalete uğradım. " wc arkamdan konuşuyomuş bi ağzına yüzüne sıçıp geleyim" dedim; kendi kendime güldüm. eskiden arkadaşlar arasında yaptığım bi espiriydi. bin  kere söylesen de her seferinde gülünürdü. komik olduğu için değil, sevildiğin için gülerlerdi. ama artık yoklardı. yalnızlık sıçarken tuvaletin kapısını kapatmamaktır...




***

devam edecek




29 Kasım 2011 Salı

uçuş 666

ölümden sonra ebedi bir hayat var mı? bir çoğumuzun kafasını kurcalayan bu sorunun mutlak bir cevabı yok malesef. hepimiz inanmak istediğimize inanıp o yolda tüketiyoruz hayatlarımızı. sonunda da bilinmezliğe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz tek başımıza. yaptığımız iyilik ve kötülüklerin hesaba çekileceği  tek bir gün. eğer varsa, o gün geldiğinde ne bok yiycez?

ortalama insan ömrü 65 yıl desek; sonsuzun yanında 65in bir değeri var mı? hadi 65 değil de bir milyon yıl ömrümüz olsun. sonsuzun yanında tüm sayıların değeri sıfırdır. bu durumda yapılması gereken en mantıklı şey, herşeyi bırakıp öteki taraf için çalışmaktır. peki ya sonraki hayat yoksa? kurduğumuz denkleme göre ortalama 65 yıl ömrümüzün de bir değeri yok demektir. hayvan gibi ölüp gitmek için 65 yıl yaşıcağıma dünyaya gururla sırtımı dönerim daha iyi. evet, karar verdim. tanrının olmadığını anladığım gün anlamsız yaşamıma son vericem.

***

daha önce başarısız birkaç intihar girişimim olmuştu. "ölemedim. o kadar zavalııyım ki ölmeyi bile beceremedim" diye avutmuştum kendimi ama işin aslı bu değildi. korkmuştum, amına koyiim it gibi korkmuştum! çünkü içimde hala bi umut vardı. ölüp gitmek değil de yaşama tutunmak istemiştim. canına kıyanların cehennemde sonsuza dek yanacak olması da aklımdan çıkmıyordu.

hell yeah!!!
ama bu sefer farklı. içimde ne bir umut kaldı ne bir inanç.  bilek kesme, 1 kutu hap yutma vs.. gibi basit yöntemler yok önümde. mavişehir'de çatıdayım. 19 kat. kesin ölüm. ilk adımı attıktan sonra geri dönüşü yok. inan ki gözümü hiç korkutmuyor bu yükseklik. çünkü artık eminim öteki tarafın sadece bir söylenti olduğundan.

intihar mektubu, son akşam yemeği, son sigara gibi teatral zırvalar da anlamsız. zaten bu sıradan bir intihar değil. cinnet geçirip kafama sıkmıyorum, borç batağında değilim, bla bla... ben sağlığımda hayatın anlamını çözdüm! yaşamın anlamsız olduğuna ve artık hoşuma gitmediğine karar verdim. ve işte, hoşçakal demeden gidiyorum.

çatının kenarına gelip aşağıya baktım. genital bölgem uyuşur gibi oldu. bi sigara yakıp biraz oyalandım. yok moruk böyle ağır ağır olmucak bu iş dedim. iyice gerilip başladım koşmaya. çatının kenarındaki kısa duvardan yaylanıp smaç basar gibi sıçradım yukarı, daha yukarı. kanatlarım gök yüzüne değdi. esen tatlı rüzgarda saçlarım uçuşuyordu. insanlığın özgürlük özgürlük  diye götünü yırttığı şey bu olmalıydı. tüm güzel şeylerin kısa sürdüğü gibi bu da hemencik bitiverdi ve sonrasında ölümüne düşüş başladı. ananısikiyim bütün içorganlarım kafama toplandı. kalbim sanki ağzımda! ne kadar hızlı düşüyosam artık etraf bulanıklaştı nfs underground'da nitro basmış gibi. kalbim çatlamak üzere! yolu yarılamışken aniden iki kişi kollarımdan yakaladılar. LAN NOLUYO!? diye baktım beni tutanlara. bi tanesi pençeli(?) eliyle aşağıyı gösterdi. anında kafamı çevirip baktım. hızla düşen bir vücut önce sokak lambasına çarptı, sonrasında asfalta çakılarak paramparça oldu.

refakatçilerimle göğe doğru yükselirken hasiktir dedim. hassssiktiiiir...

http://fizy.com/#s/1548ys

24 Kasım 2011 Perşembe

96. saat - bölüm III

(hikayenin ilk bölümlerini okumayanlar bu linklere bastılar. siz de hikayeyi piç etmek istemiyorsanız içeri buyrun)

http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/10/96-saat-bolum-i.html
http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/11/96-saat-bolum-ii.html

kapıyı hışımla açıp dışarı çıktım. hava buz gibiydi. kar yağışı da inceden başlamıştı. kodumun deve kuşunu ne siz sorun ne ben söyliyim. göz göze gelmemek için hızlıca çıkıp burnumun dikine yürümeye başlamıştım. yine de yakalanmıştım anlaşılan. arkamdan gelen pıtı pıtı ayak sesleri ona ait olmalıydı. ben durunca duruyor, yürümeye başlayınca tekrar ayak sesleri gelmeye başlıyordu. dönmicem olm arkamı bakmıcam o aptal suratına diye geçirdim içimden. işin garip yanı, sokaktaki insanlar hiç şaşırmıyolardı peşimde yürüyen devekuşuna. lan yoksa devekuşu değil de cin şeytan iblis miblis olmasın lan! görünmez adam falan!!! arkamdakini iyice merak ediyordum artık. ışık hızında arkama döndüm.

"selam kanka"
"sen miydin hay allah cezanı vermesin ödümü sıçırttın it oğlu it!" dedim. ehehe diye güldü sanki. surat ifadesine çarptımının hayvanı. diğer ihtimallere göre devekuşu daha bi kabul edilebilirdi. birlikte iş hanına kadar yürüdük. ofise de birlikte girecez heralde dedim içimden. neyse ki hanın kapısında ayrıldık. yarım saat kadar geç kalmıştım ve inanır mısınız zerre sikimde değildi. asansörden inerken ağzıma sigaramı yerleştirdim. ofisin kapısını çaldım, x hanım açtı. 

-osman nerdesin sen!?
-burdayım.
-offf onu demiyorum baskıda bin tane hata çıkmış çabuk gel düzelt şunları adamlar bekliyo.
-çay var mı?
-mutfakta poşet çay var ordan koy kendin.
-...

çaycı kadının işi bırakması kötü olmuştu. bilgisayarın on/off tuşuna basıp mutfağa gittim. ketılda sıcak su varmış allahtan. çayımı hazırlayıp odama geçerken duvardaki aynada şöle bi kendime baktım. "hmm.. çok da fena değil aslında." derken ağzımda kımıl kımıl sallanan mor solucanı farkettim. ANANISKYM! diye irkilerek tükürdüm solucanı. kaynar çayı elime üstüme başıma döktüm. solucanı ezerken x hanım geldi. 

-noluyo osman? 
-yok bişey çay döktüm üstüme.
-dolabın arkasında paspas var onla siliver döktüğün yerleri.
-tamam.

yanan elimi soğuk suya tuttum biraz. sonra da çay döktüğüm yerleri alelacele paspasladım. kafamı sikeyim düşünme. düşünme! hayır öyle bişey olmadı. olduysa da midem çürümüştü artık. solucanın biri yemek borumdan tırmanıp ağzımdan sarkmıştı. tek açıklaması bu olabilir. ne bulursam yediğim için hep derlerdi çöplük gibi miden var lan diye. demek doğruymuş çeşitli tenya ve bağırsak parazitleri vücudumu ele geçirmişti. doktora gitmem lazım. midem.. midem harç makinasıyla karıştırılıyo sanki. lifler, bağırsaklar, iç organlar halat gibi gerilerek birbirine dolanıyorrrööğeağğööögjjhhh...

klozetten kafamı kaldırıp hayvan gibi suratımı yıkamaya başladım. ne çıkardığıma bakmaya korkuyordum. yüzünü yıka, suyu  yüzüne çarpa çarpa yıka evet iyi geliyor. sifonu çekip dışarı çıktım. x hanım'ın odasından 

-sen napıyosun oralarda!?
-midem biraz kötü
-e hadi ama adamlar baskıyı durdurmuş bekliyolar dedim sana.
-peki hemen başlıyorum afedersiniz.
-ben çıkıyorum geldiğimde bitmiş olsun.
-bitecek merak etmeyin.

grafik programlarını açıp hataları eksikleri aramaya başladım. "peki ya midem nolcaktı? elim de fena yanmış kıpkırmızı olmuş lan kezzap yemiş gibi. gözüme yine o böceklerden takıldı bak. kaçma soktumun böceği. windows pencereleri, hatalar nerde? bulamıyorum. bağırsak parazitleri, elim yanıyo. logo, font, image, saturation, tenya, sigara, eksikler nerde? baskıyı durdurmuş bekliyolar..çay, elimi bi daha suya tutayım. elimin yanık kısmında ufak kurtçuklar vöcür vöcür oynaşıyolar. ananısikeyim! allahım yardım et! doktor! n..nnefes alamıyorum. küçükken astımlıydım. hava lazım biraz temiz hava boğuluyorum! sadece 1 ciğer dolusu taze soğuk hava...

kendime geldiğimde yakamı bağrımı yırtmış halde deri kanepeye yayılmış oturuyordum. x hanım gittiği yerden çabuk dönmüş, pencereyi açıp hayatımı kurtarmıştı. sonra da beni buraya oturtmuş olmalı. çok soğumuş ama burası üşüdüm. terim de donmuş buz gibi  olmuş. saçlarım da ıslaktı zaten hasta olucam. kapat artık şu camı lütfen donuyorum! bak yine başladı nöbet. binlerce yarasa doldu içeri sanki yalvarırım kapat şunu! pencere gıcırdayarak kapandı. herşey normale döndü. kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp kurtarıcıma teşekkür etmek için gözlerimi açtım ve...




onu gördüm. karşımda duran şirinliğin sembolü pembe tavşanla merhabalaştık. ona sarılmak istedim. ayağa kalktım, tökezleyip ayaklarının dibine düştüm. dizlerine sarılıp ağlamaya başladım. o da geçti artık geçti diyerek saçlarımı okşuyordu. "ben burdayım herşey düzelicek birazdan geçti artık ağlama."

-adın ne senin? jack mi chuck mı?
-dandik amerikan filmlerinde değiliz osman ^^
-ehehe tamam söyle hadi adını
-pembe tavşan diyebilirsin bana.
-peki. bi de senin beyaz olman gerekmez mi? neden pembe?
-sen istediğin için pembe ^^ neyse konuşup yorma kendini şimdi  kalkıp gidicez burdan güvenli biyere. tut elimi. elimi uzatıp pembe tavşandan destek alarak ayağa kalktım. "beni takip et" dedi. pembe tavşan önde, ben arkada ofisten çıktık. asansöre binip 12. kata çıktık. tam 13. kata gelirken tavşan stop düğmesine bastı. 

-noluyo pembe tavşan?
-hemen geliyom ben bekle burda.

tavşan kapının içinden geçip yok oldu. birkaç saniye sonra asansörün ışığı kapandı. yere oturup köşeye büzüştüm. gölgelerin içinde beliren gözler kötü kötü bakıyorlardı. kulaklarımda binlerce insan aynı anda çığlığı bastı. kulaklarımı tıkıyorum kafamı deli gibi sallıyorum ama çığlıklar kulaklarımda değil ki kafamın içinde! asansör kabinin tavanı ve duvarlarından yavaşça akmaya başladı delilik. kaçıcak delik arıyordum ama yok yok! kapıyı, duvarları ellerim parçalanana kadar yumrukladım bi faydası yoktu. gerçekliğin duvarını delemiyordum bi türlü. oysa ki tavşan hop diye geçivermişti kapının içinden. tavşan yapabiliyorsa ben de yaparım! gölgeler balçık gibi her yanımı kaplamıştı artık bir süre daha ümitsizce mücadele ettim. balçıklar ağzımdan burnumdan kulaklarımdan götümden heryerimden doldu vücuduma. boğulurken bir ışık belirdi karanlıkta. ışığa doğru yüzdüm, evet o ışık benim kurtuluşumdu, kişisel bir aydınlanmaydı bu. tren farı değildi kesinlikle çünkü kafamdaki beyin kanatan çığlıklar şarkı sesine dönüşüyordu... tanrının bin tane kutlu meleği masumiyet şarkıları söylüyorlardı. gözyaşları içinde gülümseyerek kapının içinden geçtim.

pembe tavşan öss'ye giren evladını bekler gibi telaşlı bekliyordu merdivenlerde. kocaman gözlerine baktım, şefkatle ışıl ışıl parlıyorlardı. sarıldık sıkı sıkı teletabiler gibi.

-pembe tavşan, seni o kadar çok seviyorum ki... benim en iyi arkadaşım olur musun?
-ben senin en iyi arkadaşınım zaten osman ^^ hadi gidelim.
-gidelim amk! ^^
-bi dakka bi dakka bi dakka! ben de tavşan olmak istiyorum!
-hmm... ozaman üstündeki aptal insan kostümünü çıkar.
-tamam! ^^

çenemden tutup yırtarak çıktım aptal insan kostümünden. gün ışığında parlayan muhteşem tüylerime baktım.

-bu harika!
-hadi go go go! dedi tavşan.

el ele tutuşarak dondurma kaydıraklardan kayarak aşağıya indik. devekuşu da aşağıda bizi bekliyormuş meğer. onu da aramıza alıp dev pamuk tarlalarından koşa koşa geçtik. peşimize kötü kalpli iblisler takıldı ama biz hepsinden hızlıydık çünkü tavşandık biz. çokomel tepeleri aşıp kremalı puding denizine ulaştık. saatlerce yüzdük, yüzdük... hiç bu kadar eğlenmemiştim. bu kesinlikle hayatımın en güzel günü olmalıydı!

"kremalı puding denizinde saatlerce yüzdük."

o kadar çok eğlendim ki nasıl yorulmuşum anlatamam. pembe tavşana sarılıp uzandım pudingin içinde. gözlerim kapanıyordu artık. tavşanın kürkü sıcacıktı. tavşan "hadi uyu artık kaç saat oldu uyanıksın" dedi ve saçlarımı okşamaya başladı. iyice mayıştım. göz kapaklarım 16 ton olmalıydı artık kaldıramıyordum. daha çok eğlenmek, şımarmak, daha fazla şımarmak, eşşeğin amına kova kova su kaçırmak istiyordum ama ne yazık ki çocuklar için uyku vaktiymiş. gözlerim kapanırken son gördüğüm şey, kötü kalpli iblislerin korsan gemisi oldu. iblisler gemiden inip bana doğru gelmeye başladılar. "gelsinler nolcak ki pembe tavşan beni korur o benim en iyi arkadaşım" derken gözlerim kapandı. uzun, rüyasız, karanlık bir uykuya daldım.







16 Kasım 2011 Çarşamba

metro deliği

seni istisnasız her gün görüyorum. günde 10 saniye, iyi ihtimal 12 saniye. seni gördüğüm zaman adımlarımı yavaşlatıyorum. daha çok görebilmek için.

5 saniye sabah 5 saniye akşam... ben caddeden metroya doğru yürürken sen metrodan sanayi mahallesi/4. levent tarafına doğru yürüyorsun. bakıyorsun yüzüme, gözlerime bakıyorsun. ne bir umut veriyorsun ne bir şüphe. ne gülümsüyorsun ne bir sinir. o hırçın güzelliğin hep mi üzerinde?

o kadar zarifsin ki adım atmıyor, süzülerek ilerliyorsun. böyle bir melaikenin metrolarda, otobüslerde ne işi var allahım diyorum. keşke hesabını bilmediğim kadar çok param olsaydı da seni evinden arabamla, helikopterimle, ne bileyim füzemle falan alabilseydim. belki de yazgımız bu metro istasyonunda çözülecek diye düşünüyorum...


***

artık o caddede senle karşılaşmak hayatımın bir parçası oldu. aslına bakarsan hayatımın anlamlı olan tek parçası oldu diyelim. o güzel yüzünü gün boyunca hatırımdan çıkarmıyorum. metroda, işte, bütün insanların yüzünde seni arıyorum. evimin duvarlarında, çok afedersin kakamı yaparken tuvalet fayanslarındaki şekillerde bile yüzünü görüyorum.

hergün göz göze geliyoruz hem sabah hem akşam 5'er saniye. ve ilginçtir ki karşılaştığımız nokta 3 metre 5 metre farkla hemen hemen her gün aynı.

anladığım kadarıyla sen de benim gibi beyaz yakalı bir kölesin. onun dışında sana dair hiçbişey bilmiyorum. dikkatimi ilk çektiğinde sigara içiyordun. o narin ellerinde bir sigara. pempe dudaklarına narince götürüyordun. yine simsiyah saçların oldukça güzel taranmış bazen toplu bazen salınmış vaziyette; derin derin çekiyordun içine dumanı. itiraf et, sen de benim gibi yalnızsın.

bilmiyorum bunları neden yazıyorum. belki görürsün diye... görsen ne olacak ki? bende bu ürkeklik olduğu sürece. bakmaya kıyamıyorum, karşına geçip de konuşabilecek miyim ki?

işte yine soğuk bir kış sabahı tir tir titreyerek dalıyorum metro girişine. ben girerken sen çıkıyorsun. işte,kafanı kaldırıp bana bakıyorsun. aramızda 5 metre olmasına rağmen ta ordan gözlerimin içine, ruhumun derinliklerine bakıyorsun.. bu tatlı azaba daha fazla dayanamayıp gözlerimi kaçırıyorum. güneşin güzelliğini göz kırpmadan kör olana kadar izleyen yılanları national geographic'te izlemiştim o yüzden temkinliyim. tekrar bakmak istiyorum sana ama kendimi tutuyorum. 


"işte yine soğuk bir kış sabahı tir tir titreyerek dalıyorum metro girişine."

sevmediğim işime gidip sadece seni düşünerek bilinçsizce çalışıyorum. güzelliğinden aklımda kalanlar kalbimi sıkıştırıyor. göz göze geldiğimiz anın görüntüsü zihnimde canlandıkça iç organlarım yer değiştirir gibi oluyor. seni düşünürken dalıyorum. ufak tefek hatalar yapıyorum, patrondan fırça yiyorum ama gülümsüyorum hala aptal gibi. iş dönüşü metro deliğinde karşılaşıcağımız anı bekliyorum doğum yapan annenin yavrusunu kucağına alışını bekler gibi. 5 saniye sabah, 5 saniye akşam... günün kalan 23 saat 59 dakika 50 saniyesi boş, soğuk ve karanlık.

paydos saati geldiği gibi ceketi çantayı alıp fırlıyorum ofisten. önce deli gibi koşuyorum sonra yavaşlıyorum. hızlı gidersem ya da geç kalırsam aynı noktada buluşamayabiliriz. bizler; çarkın dişlileri, sistemin köleleri... aşkımızı da çarkın dönüş hızını aşmadan yaşamalıyız. bize biçilen bölgeden çıkmamalı, süreyi şaşmamalıyız. sirkülasyonu bozmadan... ne ağır, ne çok hızlı.

herzamanki halimle, ağzımda sigara yürüyorum istasyona doğru. merdivenlerde göz göze geliyoruz yine. bana bakıp bişeyler söylüyorsun ama duymuyorum. duyamıyorum. dünyayla bağlarım kopuyor seni görünce. yok lan mp3 çalarımda bangır bangır blind guardian çalıyormuş ondan duymuyorum. hay kafamı sikeyim diyorum tabi ya. kulaklıkları yolarak çıkartıyorum. kaşlarımı kaldırıp "efendim?" diyorum bakışlarımla. heyecandan konuşamıyorum çünkü. "iki dakika bakar mısın?" diyorsun. bana söylediğinden emin olmak için arkama bakıyorum kimse yok. evet bana söyledin. "t..tabii" diyorum "buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?" heyecandan ölerek yanına geliyorum.

kravatımdan tutup çekiyorsun beni. işte o an dudaklarımız birbirine değiyor. o dondurucu kış günü cehenneme dönüyor temasınla. tek kelime etmeden oracıkta başlıyor aşkımız. diye kuruyorum senaryoyu hemencik. olması gereken bu!

evet! harbiden de kravatımdan tutup çekiyorsun beni. işte o an "sapık mısın lan sen orospu çocuğu? her sabah her akşam gözlerinle siker gibi bakıyosun bana! hiç utanmıyon mu? evli ve çocukluyum ben. kocam emniyette amir. bi telefonuma bakar gelip topuklarına sıkması! canını seviyorsan yakamdan düş!" diye bağırıyorsun ve arkanı dönüp merdivenlerin ucunda kayboluyorsun. 


5 Kasım 2011 Cumartesi

96. saat - bölüm II



(hikayenin ilk bölümünü okumayanlar bu linke bastılar. siz de hikayeyi piç etmek istemiyorsanız içeri buyrun:
 http://maskelimanyak.blogspot.com/2011/10/96-saat-bolum-i.html )

ofiste işim bitmişti ama eve gitmek istemiyordum. evde uyuma riski vardı hem de yalnız kalmak daha keyifliydi. ofis sessiz sakin, sıcak ve rahattı. tek şikayetim dayanılmaz baş ve göz ağrılarıydı. sanırım baş ağrısının sebebi de göz ağrısıydı. 70 küsür saattir dinlenmeden çalışmıştı gözlerim. pc başından nadiren kalktığım da göz önüne alınırsa adeta anası sikilmişti gözlerimin. uyuyakalırım korkusuyla 5-10dk bile olsa göz dinlendirme yapmamıştım. cayır cayır yanıyordu gözler. göz altı torbalarım çuvallarım kafam kadar şişmiş, gözlerim kanlanıp yuvalarından fırlamıştı. mümkün olduğunca aynalardan uzak durmaya çalışıyordum. geleceği gösteren kahinlerin küreleri olur ya hani moruk; aynı hesap, aynaya bakınca 20 sene sonraki halimi görüyordum. bu bitkin görüntüm zaten harap olmuş psikolojik durumumu da daha beter bozuyordu. hem fiziken hem ruhen fazla yıpranmıştım; acilen dinlenmem gerekliydi. buraya kadarmış dedim. sikerim ben yatmaya gidiyorum. ofisi kilitleyip çıktım.

her akşam işten eve dönerken mutlaka internet kafeci hüseyin abi'nin yanına uğrardım. çay, sigara, 5-10dk taşak muhabbeti bitkin bünyeme iyi gelirdi eve girmeden. günlük sosyalleşme ihtiyacımı da bu şekilde görüyordum. hüseyin abi beni gördüğü gibi "olm bu hal ne lan" dedi. abi dedim işler çok yoğun 3 gündür de uyumadım. iyi beslendiğim de söylenemez. "yürü hemen çorbacıya gidiyoruz" dedi. arabasına atladık meşhur çorbacı ali baba'da birer kase karışık çorba içtik. kendime iyi bakmam konusunda iyi niyetli zırvaları dinledikten sonra uyumak üzere evime bırakıldım. 

apartmanımızın girişi uzun karanlık bir koridordu. ışığı da ayda 130 lira aidat ödememize rağmen hep bozuktu. el yordamıyla ya da telefon ışığıyla geçerdik o koridoru. kapıyı açıp içeri girerken bişey yanımdan hızla geçip karanlığın içinde kayboldu. kedidir kedi dedim içimden. arka balkona mama bıraktığımız için kediler apartmanımızın içini dışını mesken edinmişti. telefonumun fenerini açıp yolumu buldum. alt kattaki yönetici bunak karı gelişimi gözler gibi çıktı hemen ininden, yeni ayın aidatını istedi. normalde ustalıkla geçiştirebilecekken o an o enerjiyi kendimde bulamadım; cebimdeki bütün parayı çıkarıp verdim. yeter ki o lanet çenesi kapansın da 2dk huzur versindi amk. paracıklarını alıp siktirip gitti. ben de evime girip üstümü başımı değiştirmeden kendimi yatağın üstüne bıraktım. yatağa çarptığım gibi irkilerek uyandım. yatağa değmeden havada uyumuş olmalıydım!!! oha dedim kendi kendime.

kalkıp üstümü başımı değiştirdim. lavaboya gidip hayvanın evladı gibi yüzümü yıkadım, enseme su çarptım. soğuk bir duş ta iyi gelebilirdi aslında ama kışın ortasında buz gibi suyla duş alsaydım geberirdim heralde. zaten uyumak için aşırı bi isteğim yoktu. aç kalan bi insanın açlık hissi nasıl belli bir noktadan sonra kırılıyorsa uykusuzlukta da aynı durum söz konusuydu. beni uyuma fikrine iten şey saece bedenimin gösterdiği tepkilerdi. bir de sabaha kadar ne yapacaktım amk? pc başında geçiremezdim gözlerimin durumunu biliyorsunuz. panpaları toplayıp takılmak da istemiyordum. kitap mitap okusam 3. sayfada uykum gelirdi. ne yapmalıydım 3 gün uykusuzluğa dayanmışken artık pes edilmez  allahım bi işaret ver nolur derken telefon çaldı. ananıskymm zamanlama cuk oturmuştu. arayan kişi kimmiş diye baktım arayan: ALLAH yazıyordu. çığlık atarak elimden düşürdüm telefonu. hasiktir hassiktir hassikttirrrr! odada deli gibi dönüyordum. allah arıyo lan allah! allah!!! telefonu şimdi açsan bi türlü açmasan bi türlü... allah meşgule atılmaz lan. görmedim duymadım da diyemezsin. telefonu düşürdüğüm yerden alıp tekrar baktım, arayan: hüseyin abi yazıyordu busefer. herhalde harap olmuş gözlerimin bir oyunuydu yine. yes'e basıp korka korka "efendim?" dedim. arayan hüseyin abi'ydi. kafeye gece müşterisi alacaktı, başlarında durur musun diye sordu. (durmaz mıyım amk durmaz mıyım... uyku muyku hak getire zaten o şoktan sonra) belediyenin koyduğu kurala göre dükkanlar saat 12de kapanırdı. hüseyin abi nakte sıkıştığı zaman gececi tayfa diye tabir ettiğimiz piçleri alır, başlarına asayişi sağlamak üzere beni kor, dükkanı üstümüze kilitleyip giderdi. gece 12den sabah 8e kadar içerde multiplayer oyun dönerdi (call of duty, warcraft vs.). gececi tayfanın alayı bizim ortamın çocuğuydu zaten. eğlenceli bir gece olacaktı. şimdi tek sorun gözlerimdi. atkımı çıkarıp gözlerime doladım.


"..tek sorun gözlerimdi. atkımı çıkarıp gözlerime doladım."
çalar saati 23:30'a kurup yanıma koydum. kendim de bağdaş kurup yerdeki minderlere oturdum. saat çalana kadar 3 saat boyunca hareketsiz oturdum, hayatımı gözden geçirdim. dünyadan bağımsız geçirilen bir 180 dakika insana kendi hayatının analizini yapabilmesi için yeterli bir süreydi. bir çoğumuz bunu yapmadığımız için şu an hayatımızdan memnun değiliz. sahip olamadıklarımız ya da başkalarının sahip olduklarına odaklanmaktan yaşamın özünü ıskalıyoruz. sahip olduklarımızın bir gün bize sahip olacağını hatırlamalıyız piçler. her neyse, bana sosyal mesaj verdirtmeyin lan. ben analiz sonuçlarını incelerken çalar saat anırmaya başladı. zaman geldi dedim. giyinip çıktım.

kafede sabah 8'e kadar LAN'dan (local area network) call of partisi döndü. hüseyin abi dükkanı açıp bizi azat edince aynı grup hülya pastanesi'ne kahvaltıya gittik. oyun hakkında hararetli kritikler yapıldı, boş mideler dolduruldu. pastaneciyle yaşanan meşhur konuşma da o sabah gerçekleşmişti:

-buyrun gençler.
- abi ben 2 peynirli, bu arkadaş 2 zeytinli, bu ikisi kaşarlı, şu arkada duran mal da 2 sosisli. ayrıca biz komple gerizekalıyız.
- ..?
- (grup halinde) ahahahahah

gececi piçler kahvaltıdan sonra sıcak yataklarına yönelirken benim saat 9'da iş başı yapmak için yarım saatim vardı. eve gidip üste başa çeki düzen vermem gerekiyordu. çayımdan son fırtı çekip bi sigara yakıp kalktım. caddenin kenarında bir devekuşu duruyordu. bildiğin deve kuşu amk. bildiğim kadarıyla bu bölgede devekuşu çiftliği ya da hayvanat bahçesi yoktu. hayırdır inşallah dedim işe geç kalıyordum fazla düşünecek zamanım yoktu. deve kuşu beni görünce hareketlendi. her nasılsa evimin yolunu biliyor gibiydi. o önde ben arkada eve kadar geldik. "abi sen eve geç tipine bi ayar çek ben burdayım." der gibi apartman kapısının yanında durdu. koşa koşa içeriye girdim. banyoda acil durumlar için bir kova su bulunurdu her zaman. kovaya kafamı sokup nefesim bitene kadar bekledim. kendime geldikten sonra saçları kurutup yeni temiz elbiselerimden giydim. çıkmadan önce aynaya baktım.. keşke yeni bir surat da giyebilseydim. 

çantamı alıp karanlık koridorun önünde durdum. evde kalıp uykuya teslim olma isteği arzuya dönüşmüştü adeta. çünkü bir adım daha atarsam artık geri dönüşü yoktu. o deve kuşu dışarda beni bekliyor muydu? ya da bugün beni ne gibi abukluklar bekliyordu? bugün delilikle yüzleşip onu yenmeliydim. çünkü o an farkında olmasam da bu sabah saat 8'de 96. saati geride bırakmıştım.

hayatımı gözden geçirdiğimde elde ettiğim sonuç neydi? hiç bir şey. kaybedecek ne bir ailem vardı ne karım ne evim arabam malım mülküm... bi sikim yoktu. bu güne kadar hayatı hep yaşadığım ana odaklanarak geçirmiştim. geçmiş geride kalmıştı; gelecek belirsizdi. demek ki yaşamın özü ana odaklanmaktı.

apartmanın koridorunu hızlı adımlarla geçip tünelin ucundaki ışığa yaklaştım. bu ışık bir kurtuluş, bir aydınlanmaydı ya da beni ezip parçalara ayıracak olan trenin farları...


bu ışık bir kurtuluş, bir aydınlanmaydı ya da beni ezip parçalara ayıracak olan trenin farları...


*** 
devam edecek




31 Ekim 2011 Pazartesi

96. saat - bölüm I

iki gündür uyumamıştım. hazır iki günü uykusuz geçirmişken iki gün daha katlanırım diye düşündüm. bunun iki sebebi vardı. birincisi, uykusuzluk kafasıydı.

her türlü kafa yapıcı maddeyi denemiş, bu konuda ihtisas yapmış birisi olarak söylüyorum; hiçbir uyuşturucu maddenin verdiği kafa uykusuzluk kafasıyla bir değildir. neden mi? sağlık açısından ele alırsak; vücuda giren zararlı bir madde, kimyasal yok tamamen temiz hem de ekonomik. bedava amk daha ne olsun. keşlerin 2.5 liralık köpek öldüren şaraplarda ya da ot-bok tarzı soluma yoluyla alınan maddelerde aradığı kafanın katbekat fazlasını yaşatır ama çoğu kimse bunu bilmez. bilse de dayanamaz sızar kalırlar biyerlerde. şimdi bunları okurken içinden hassiktir ordan diyenler olmuştur muhtemelen. inanmayan denesin moruk. daha önce bahsettiğim gibi, denemesi bedava. 96+ saat ayık kalabilcek götünüz varsa tabi.

ikinci sebebe gelince, nerde okudum ya da duydum kesinlikle hatırlamıyorum, uykusuzlukta 96 saati aştıktan sonra halüsinasyonların başladığına dair bi bilgi edinmiştim. ooo süper hadi 4 gün uyumayalım da alis harikalar diyarı modlarına girelim diye gaza gelmeyin hemen. o edindiğim bilginin devamında uyarı niteliğinde bir ibare vardı: dikkat! kalıcı mental (cahil piçler için açıklıyorum, mental zihinsel demek bu azcık kitap okuyun ibneler) hasarlara yol açabilir. bu uyarı ilk görüşte sağduyumun verdiği göt korkusuyla "sakınnn deneme delirirsin!" diye beynimin içinde 220 desibel şiddetinde bağırdı. itiraf edeyim, donuma kadar titremiştim. tam vazgeçmek üzereyken zihnimde albert einstein belirdi. "nerden biliyon yarram ölçtün mü?" diye sordu ve devam etti "ayrıca 140 desibelden sonrasını duyamazsın zaten." haklısın aynştayn ama korkuyorum ya sokaklarda leş gibi dolaşan, önüne gelene sikini gösteren bişey olursam ilerde? "bak koçum, sağduyu kişinin 18 yaş civarına kadar edinmiş olduğu önyargıların toplamıdır. hadi siktir git şimdi". evet, zihnimde olayı çözmüştüm. adam aynştayn bi kere. yaşama dair ettiği lafların genelinde -bana göre- yanılsa da fizik konusunda hata yapmasına olanak yoktur heralde diye düşündüm. ayrıca önyargıları kırmalıydık atomu parçalamaktan zor olsa bile. zor olanı seçip kalan iki günü de uykusuz geçirmeye karar verdim. bıraktığı hasar ne olursa olsun hayatımın en sıra dışı deneyimi olacaktı belki de... 


***

bir reklam ajansında grafikerlik yapıyordum o sıralar. işten kalan zamanı da okulda, çok azını da evde geçiriyordum. patronum dul bi bayandı. iş hayatı yüzünden kocasından ayrılmış falan. yeri geldikçe ben bu işi yapmak için ailemi dağıttım derdi. mna koyiim sanki benim için dağıttın. obaaa dul karı lan yeaahh! diye salyaları akıtmayın hemen piçler sevabına bile sikilmezdi o karı amk. kese kağıdı esprisi yapmayın döverim. karı ara ara rahatsız edici biçimde yavşıyodu ama hiç yüz vermedim. o düşündüğünüz pis ihtimalleri aklıma bile getirmedim abaza piçler. zaten ben o sıralar aptal aşık modundaydım. her neyse moruk, detayları atlıyorum; işler kötüydü. ofisteyken işten güçten kıçımı kaşıcak vaktim yoktu. götümde ayı bağırıyodu tabiri caizse. ama her ne hikmetse işler kötüydü. patronun uçan kuşa, börtüye böceğe borcu vardı.  tahmin ettiğiniz gibi maaşı da bi türlü alamıyoduk. para yüzünden allahın günü çatlak karıyla ağız dalaşına giriyoduk ama bi şekilde ödeme gününü önümüzdeki tarihlere ertelemeyi beceriyodu. bir gün nasıl olsa para gelicek diye elimiz mahkum  çalışıyorduk. 

o gün yine ofisteydim. uykusuzluk deneyimde 3. günümdeydim. ufak tefek belirtiler başlamıştı. görüş alanıma böcekler takılıyordu. birkaç saniye takip ettikten sonra yok oluyolardı. sanırım bu gözlerin yorgunluğuyla ilgili bi durumdu. her ne idiyse rahatsız edici olmaya başlamıştı. ama nasl söylesem, tatlı bir rahatsızlıktı bu. bir de kafamı biyerden başka bi yere çevirdiğimde gözüme gelen görüntü windows penceresi şeklinde açılarak geliyordu. bunu tam olarak tasvir edemem sanırım. bu noktada bilge okurların anlayışına sığınıyorum. evet, ilk belirtiler bunlardı. bunların  dışında dalgınlık, rahatlık, dobra konuşma ağzına geleni söyleme, yürüyüşte yalpalama, paldır küldür hareketler, irkilmeler ve aşırı tepkiler şeklinde fiziksel değişiklikler de göze çarpıyordu 

neyse efendim, masamda harıl harıl çalışıyorum bi çoğunuzun bildiği bir firmanın kurumsal kimlik işleriyle uğraşıyordum. ıvır zıvırları bitmiş, sıra kataloğa gelmişti ve acilen basılıp yeni şubenin açılışına yetiştirilmesi gerekiyordu. oldukça titiz çalışma ve dikkat gerektiren bir işti. benim durumumdaki birinin bu tasarımı yaptığını düşünürsek hatalar yüzünden baskıdan 5 kez geri dönücek olması normaldi hehehe. 10.000 kopya basıldıktan sonra bile 1-2 tane küçük ama ölümcül hata vardı. çok da sikimdeydi...

çok uzattım amk her neyse bu işle uğraşırken kapı çaldı. normalde kapıya bakan kimseler o gün yoklardı. yemek, temizlik vs işleriyle uğraşan kadın maaşı ödenmediği için önceki hafta işi bırakmıştı. pazarlamacı piçlerden de kimse yoktu. zil 5-10 kere çaldıktan sonra kapı yumruklanmaya başladı. eeeh dedim paldır küldür kapıyı açtım, karşımda takım elbiseli iki adam "x hanım burada mı?" diye sordular. 


"x hanım burada mı?"
"evet, odasında.. buyrun" dedim. adamlar hışımla içeriye girdiler kapıyı mapıyı çalmadan x hanım'ın odasına daldılar. alacaklı olmalılar diye düşünüp masama geçtim. 2dk geçmedi patronun odasından bi takım arbede sesleri geldi bişeyler döküldü saçıldı. gidip müdahale etsem mi yoksa bırakayım allahından mı bulsa diye düşünerekten kapıya doğru yaklaştım. arbede sesleri kesilmiş, yerini inleme sesleri almıştı. hassiktir dedim karıyı boğuyolar.

ofisin anahtarının bi kopyası vardı bende. dış kapıyı dışardan kilitleyip polisi aramak aklıma yıldırım gibi düştü. bu tip olaylarda soğuk kanlıyımdır. uykusuzluğun verdiği rahatlığı da düşünürsek yaptığım plan gayet iyiydi. 4. kattaydık, polis geldiğinde katilleri kıskıvrak yakalayacaktı. cebimden telefonu çıkardım ama ortalığı ayağa kaldırmadan önce iyice emin olmak istedim. duvarın kenarından görebilceğim kadar kafamı uzatıp buzlu camdan belli olan figürleri dehşet içinde izledim. ergenliğinde şifreli cine5 yayını izleyen her piç gibi görüntü ayıklama konusunda ben de uzmandım. ve gördüğüm şey şuydu: karıyı masanın üstüne yatırmışlar moruk, 2 kişi amınadan götünden her tarafından sikiyolardı. patronumun bu iş anlayışına göre ailesini dağıtması son derece normalmiş diye düşünüp güldüm. mutfağa gidip kendime zift gibi bi kahve hazırladım ve sigaramı yakıp işime devam ettim. adamlar işlerini bitirip aynı hızda çıkıp gittiler. nedense bu olay üstünde hiç durmadım. şimdi düşününce çıkış yolu bulamıyorum. adamların alacağı vardı da uyarı sikişi mi yaptılar? tecavüz olmadığından %100 eminim çünkü kadın halinden son derece memnundu. uzun zamandır bi erkeği olmadığı hal ve hareketlerinden belliydi. gazeteye "beni ilk beceren 2 talihliye 5000tl" diye ilan mı verdi? adamların acelesi neydi? benim varlığım onları hiç rahatsız etmedi mi? bu sorular uzar gider ama malum yer sıkıntımız var. heyse moruk, x hanım odasından çıktı, saçı başı dağınık, mükemmelen rahatlamış bi şekilde katalog işini sormaya geldi. 

-ımmmh katalog ne halde osman?
-hazır x hanım. baskıya göndereyim mi?
-kontrol ettin mi iyice?
-ettim, sorun yok.
-okey hemen gönder. 
-okey hemen gönderiyorum.
-tabela tasarımı da bittiyse onu da tabelacıya gönder hemen yapsınlar. montajın en geç salı günü yapılması gerekiyo.
-(kısık seste) gördük az önce montajı içerde.
-efendim? 
-ehm...tabelacıya dün gönderdik zaten.
-hmm peki canım ben çıkıyorum işin bitince kilitleyip çıkarsın. baay
-olur.

***



devam edecek...