21 Haziran 2013 Cuma

shift+del

öldüğün gece arabanla evine dönüyordun. alkolün yol açtığı sıradan bir trafik kazası gibi görünse de, yine de can kaybına sebep olmuştu. senin canının kaybına. ölümün acısız oldu diyebilirim. camdan fırlamadan önce kafanı çok sert bir şekilde direksiyona çarptın ve bilincini -bir daha geri dönmemek üzere- kaybettin. sağlık ekipleri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama nafileydi. oraya vardıklarında sen çoktan ölmüştün ve böylesi senin için daya iyi oldu emin ol. vücudun tamamen harap olmuştu. hayatının geri kalanını işlevsiz bir et/kemik yığını olarak geçirmek istemezdin biliyorum. işte benimle böyle karışlaştın osman.

"ne? nerdeyim ben?" diye sordun. 


"öldün osman" diye cevapladım. laf salatası yapmanın manası yok.
"karşıdan gelen bir kamyon vardı... ben direksiyon hakimiyetini yitirmiştim..."
"evet" dedim.
"n... ne yani? ö.. öldüm mü şimdi?"
"aynen öyle. ama kendini suçlu hissetme. herkes ölür" dedim.
etrafına şöyle bir bakındın. hiçliğin tam ortasındaydık. sadece sen ve ben.


hiçliğin tam ortasındaydık. sadece sen ve ben.

"burası da neresi?" diye sordun. "yoksa öteki tarafta mıyız?"
"eh, öyle de denilebilir" dedim.
"sen allah mısın?" diye sordun.
"evet" dedim, "ben allah'ım."
o an dizlerinin üzerine çöktün. başını ellerinin arasına aldın. bu öğrenilmiş dünyevi bir beden dili hareketiydi. zira, bulunduğumuz boyutta dizlere ağır gelen bir bedenin varlığından bahsedemezdik.
"karım... ne oldu ona?"
gülümseyerek seni izliyordum, yalvaran bakışlarla tekrar sordun: "durumu nasıl? bensiz idare edebilecek mi?"
"işte görmek istediğim bu" dedim, "henüz ölmene rağmen tek derdin karın ve doğmamış çocuğun. bu tür şeyler burada hoş karşılanır."
"doğmamış çocuğum mu?"
"evet, öldüğünde karın 12 günlük hamileydi."
bana büyülenmiş gibi baktın. senin gözünden allah gibi gözükmüyordum. daha çok sıradan bir adam, ya da kadın gibi, belirsiz bir otorite gibiydim.
"merak etme" dedim, "karın bir süre yaşam savaşı verecek. savaşmaya takati kalmayınca bebeğini aldıracak. ilk önce senin iş arkadaşlarına metreslik edecek ve sonunda profesyonel bir fahişe olacak. her yeni güne adını lanetleyerek başlayacak."
"hayır! tanrım hayır!"diyerek kendini yere attın tekrar.
"sence de biraz abartmıyor musun?"
"..."
"bak osman, öldün artık. burada daha ciddi ve uzun soluklu işlerimiz var. artık kendi derdine yansan daha iyi edersin."
o an gözlerine dolan korku ete kemiğe bürünüp senden bağımsız bir yaşam ünitesi olabilecek yoğunluktaydı.
"cehenneme gidiyorum değil mi? affet beni lütfen. bu genç yaşta ölmeseydim değişecektim, sen de biliyorsun."
"dünyayı artık geride bırakabilir miyiz?" diye uyardım seni.
"p..peki. nereye gidiyorum öyleyse? cennete mi cehenneme mi?"
"hiç birine" dedim, "reenkarne edileceksin."
cehennemden yırtmanın sevinciyle "demek hindular haklıymış!" dedin.
"her din kendi içinde haklıdır ve haktır. gel, birlikte yürüyelim"
hiçliğin içinde bir süre yürüdükten sonra "nereye gidiyoruz?" diye sordun bana.
"hiç bir yere" dedim, "sadece yürürken sohbet etmeyi seviyorum."
"peki tüm bunların anlamı ne?" diye sordun, "tekrar doğduğum zaman boş bir kağıt gibi olacağım. bir bebek. bütün tecrübelerim ve hayatta yaptığım iyi veya kötü hiç bir şeyin önemi kalmayacak."
"hayır öyle değil" dedim, "geçmişte yaşadığın tüm hayatların anıları belleğinde kayıtlı. sadece şu an hatırlamıyorsun."


yürürken birden durdum ve seni omuzlarından tuttum.

yürürken birden durdum ve seni omuzlarından tuttum. "senin ruhun, aklının tahayyül edebileceğinden çok daha berrak, muhteşem,  ve muazzam boyutlarda osman. sıradan bir insanda bunun sadece minicik bir zerresi bulunur. okyanus içinde bir damla misali. bu, ısısını ölçmek için bir bardak suya parmağının ucunu batırmak gibidir. kendinden ufacık bir parçayı kazanın içine atarsın ve  içerideki tüm tecrübe ve bilgiyi emmiş olarak çıkarsın. son 32 yıldır insan bedeninde olduğun için içinde barındırdığın engin bilincin farkında değildin. burada yeterince vakit geçirebilseydik geçmiş hayatlarını tek tek hatırlayabilirdin. ama iki hayat arasında bunun yapmayı manasız buluyorum."
"peki öyleyse kaç kez reenkarne edildim?" diye sordun.
"çok fazla. çok çok çok fazla ve değişik türden hayatlar yaşadın" dedim, "bu sefer milattan sonra 550 yılında çin'de köylü bir kız olarak doğacaksın."
"d-d-dur dur! bi saniye! b-beni zamanda geri mi göndereceksin?" diye kekeledin.
"zaman, teknik olarak sadece sizin evreninizle ilgili bir kavram. ben zamandan bağımsızım, zaman bana bağımlıdır."
"aklım almıyor" dedin, "farklı zamanlarda farklı yerlerde reenkarne oluyorsam, kendimle karşılaşma şansım çok yüksek."
"tabii ki. bu çok sık olur. her ölümlü kendi hayatının derdinde olduğu için işin hakikatini anlayamazlar."
"peki tüm bunların anlamı ne?"
"bana hayatın anlamını soruyorsun. bu biraz klişe olmadı mı?"
"bence çok anlamlı bir soru" diye direttin.
gözlerinin içinde baktım ve "alıştırarak söyleyecektim lakin madem ki ısrar ettin, iyi dinle. hayatın anlamı osman, bütün bu kainatı yaratmamın amacı, seni olgunlaştırmaktı."
"yani insanlığı kastediyorsun değil mi? insanlık olarak olgunlaşmamızı istiyorsun?"
"hayır sadece sen" dedim, "tüm bu varlık senin için yaratıldı. her yeni hayatla birlikte olgunlaşıyor, daha keskin ve engin bir zeka haline geliyorsun. 
"sadece ben mi? peki... peki ya diğerleri?"
"diğerleri yok. bu evrende sadece sen ve ben varız."



"bu evrende sadece sen ve ben varız."


boş bakışlarla bana baktın ve "peki ya diğer insanlar..." diye geveledin.
"hepsi sensin" dedim, "hepsi senin farklı bedenlerdeki yansımaların".
"bir saniye, ben herkesim yani öyle mi?"
"işte şimdi anlamaya başlıyorsun evlat" diyerek takdir edercesine sırtını sıvazladım.
"dünya üzerinde yaşamış her insanoğlu benim öyle mi?"
"evet, yaşamış ve yaşayacak olan herkes."
"fatih sultan mehmet ben miydim?"
"evet, aynı zamanda onu zehirleyen baş hekimi yakup paşa'ydın."
"mustafa kemal,  deniz gezmiş?"
"evet hepsi sendin. deniz gezmişin kendisi de, idam sehpasına tekmeyi vuran celladı da sendin."
"gandhi,  buda... stalin, hitler de mi bendim?"
"evet, evet sendin ve milyonları öldürdün; ölen milyonlar da sendin."
"peki musa, isa, muhammed?"
"evet, onlar ve onları takip edenler de, hepsi sendin."
sustun ve sessizliğe gömüldün.
"ne zaman birini kurban etsen aslında kendini kurban ettin, ne zaman birine bir lütufta bulunsan kendine lütufta bulundun. ne zaman birine bir şey yapsan aslında kendine yaptın. herhangi bir insanın yaşadığı/yaşayacağı en ufak mutluluğun da üzüntünün de sebebi sendin, sen olacaksın. "
uzun süre düşündün, "peki neden?" dedin, "neden yapıyorsun bunları?"
"çünkü bir gün aslına döneceksin yani bana. çünkü sen benim türümdensin. çünkü sen benim çocuğumsun, çünkü sen aslında bensin."
"oha" dedin "ne yani ben tanrı mıyım?"
"hayır. henüz değil. şimdilik sadece bir ceninsin. büyümen, olgunlaşman lazım. dünyadaki kaosa baktığımızda halen ham olduğunu görüyoruz. kendi içindeki çatışmalara son verip henüz hayattayken -iki beden arasında geçiş yaptığın bu araf haricinde- hakikati -yani beni- bulman gerekli."
uzun süre sessiz kaldın. gözlerin pırlanta gibiydi. kişisel aydınlanmanın zirvesindeydin. 
"anlıyorum" dedin, "yalnız kafama bir şey takıldı".
sana transfer ettiğim bilgilerin geri bildirimini almak için döndüm ve "evet osman, dinliyorum" dedim.
"ne zaman birini siksem aslında kendimi mi siktim?"
"..."

***

...ve bu evreni iptal ettim.



***






3 Mayıs 2013 Cuma

şövalyenin düşüşü

gittin osman.

senden hiç hoşlanmadım. senden hep korktum. soğuk nevalenin tekiydin ama her nasılsa sana aşıktım. öte tarafa gittin. ben de tülün ardına. iş arkadaşlarının hepsi cenazene gelmişti. insanlar da senden hoşlanmazlardı değil mi? bunu daha önce fark etmemiştim. daire başkanı şükran sarper benimle sadaka verircesine konuştu. cenaze sonrası yemeği kaçıracağından korkuyordu sanki. o kadını hep kıskandım. aranızda bir şey oldu mu bilmiyorum ama o kadını kıskandım. müdür yardımcısı tamer bey de oradaydı. baş sağlığı dileyerek faturalarla baş edip edemediğimi sordu. bana karşı çok dostane davrandı. giderken elimi sıkıp bir ihtiyacım olursa aramamı söyledi. bunu söylerken bir an gülümsedi. elimi ise çok uzun süre tuttu. bu bir teklifti osman. evet, midem bulandı ve evet, ondan tiksiniyorum. ama dul kaldığında dünya bambaşka görünüyor. bir tülden geçip insanların sana farklı davrandığı bir yere geliyorsun. kötü bir yer. gittin osman. yalnız kaldım.

"gittin osman. yalnız kaldım."

osman, olduğum yer soğuk, karanlık ve korkutucu. içinde yaşadığımız bu dünya çok tehlikeli. yağmurda çıplaksın. güvenlik hisi, sıcaklık ve sığınacak bir yer... her şey elinden alınmış. neresi olursa razısın. neresi olursa. anladın mı? kaybolmuşsun. bildiğin tüm dünya gitmiş, her yer değişik ve sinsi görünüyor. karanlıkta sarsakça ilerliyorsun. ve bir temas kuruyorsun. nasıl olursa olsun. hoş olmayabilir, iğrenip geri çekilmek isteyebilirsin, bu olmaz, her şey olur ama bu olamaz diyebilirsin. ama sahiden, başka nereye gideceksin ki?  karanlıkta devam etmek dışında başka ne seçeneğin var ki? yalnız. bir başına, yapayalnız. tamer denen puşt telefon etti. yemeğe çıkmayı teklif etti. bana moral vermek içinmiş. "hayır" dedim, fikrimi değiştirirsem aramamı söyledi. dul maaşı bağlamayacaklar osman. iş de bulamıyorum çünkü tecrübem yok. tecrübem yok çünkü iş bulamıyorum. bu nasıl bir paradoks aklımı kaçırmak üzereyim. evin kirası, eşyaların taksitleri, kredi kartları, elektrik, telefon, internet, su, bir de hurdaya çıkardığın, taksitlerinin yarısı bile ödenmemiş yeni arabamız.

seni düşünüyorum osman. tanışmamızı, düğünümüzü, sevişmemizi, benimle sevişmemeni, kavgalarımızı ve içmeni düşünüyorum. tek kelime etmeden saatlerce içmeni. seni gerçekten sevdim. sen beni hayata bağlıyordun. dünyayı seninle tanıdım, gözlerimi seninle açtım. gökkuşağının renklerini seninle keşfettim. eve tıkılmıştım, elimden tutup tavşan deliğinin ardını gösterdin. beni dünyaya bağladın. hala sana tutunuyorum. sen kopmuş ve ben akıntıya kapılmış olsak da hala seninim. aynı görüntüler tekrar tekrar oynuyor. arka sırada onları izliyorum. aynı filmi yüzlerce kez izlemek gibi. ama her seferinde filmden 1-2 sahne eksilip kayboluyor. daha eskilere, geçmişin köşelerine, hatta gölgeli, karmsar köşelerine bile geri döneceğim. çünkü oralarda sen varsın. gittiğini, artık orada olmadığını bildiğim halde bir şeye tutunmaya çalışıyorum: sana.

sevdiğime.

aradan hayli zaman geçti. hala yoksun. evet, kabul ediyorum. gittin. hiçbir şey bunu değiştirmeyecek. elimden sadece hatırladığım her şeyi toplayıp, öbür işe yaramaz anılarla birlikte sandığa kaldırarak devam etmek geliyor. devam etmem gerek. hepimiz devam etmeliyiz. ancak bu şekilde hayatta kalabiliriz. amacımız bu. amacımız hayatta kalmak. ne pahasına olursa olsun.

beni iğrendiriyor. kendimi pis hissediyorum. bunu yapmasının tek nedeninin sana kazık atmak olduğunu biliyorum. hayattayken amiri olduğun için senden intikam alıyor. ölü de olsan. ama o burada osman. karanlıkla yüzleşemem. tek başıma olmaz. kararımı verdim osman. çaydan sonra tamer'e telefon ettim. gelip akşam yemeği için beni almasını söyledim. söyledim ve tül arkamdan kapandı. allahım yardım et...

"bir tülden geçip insanların sana farklı davrandığı bir yere geliyorsun. kötü bir yer"

***

osman, işe yaramazın biriydin, sonra da öldün. hepsi bu. öldün, geceleri uyuyamıyorum. öldün ve beni yabancıların önünde çıplak bıraktın. evlendiğimizde hatırlarsın, bankada çalışmaya başlayacaktım. buna engel oldun. karının çalışmasına izin verip erkekliğine bok sürdüremezdin değil mi? peki ya şimdi ne oldu? öldün ve çalıştığım için laf etmesinden korktuğun iş arkadaşlarının hepsi teker teker üstümden geçti. öldün ve ben her gece arka sokaklardan, barlardan, leş gibi sperm ve ter kokan pansiyonlardan çıkıp bir başıma evime gidiyorum. öldün ve ben bir hayvan gibi domalarak butlarımı dünyaya sunuyorum.  öldün ve utançtan, korkudan, ağlamktan, "bana bunu kim yaptı" diye düşünmekten uyuyamıyorum. adalet istediğim için, tüm dünyanın bu haksızlıktan haberi olmasını istediğim için uyuyamıyorum. yastığımın altında bir silah olduğu için uyuyamıyorum.

öldün ve orospu oldum osman. her zaman "insan yaptığı işi en iyi şekilde yapmalı" derdin. öyle yaptım ben de. profesyonel bir fahişeyim artık. her şeyin yolunu yordamını öğrendim. ruhun dayanabilcekse sana biraz bahsetmek isterim: ilk şart temizlik. hamile kalmamaya çalış. sağlık ocağından beleşe spiral taktır bunun için. yine de şapka kullandır; saksoya çökerken bile. şapkayı yanında taşı. herif  takmak istemezse alışverişi iptal et. sağlık kontollerini aksatma. onun dışında müşteri ne isterse yapacaksın. iğrenme duygunu yok edeceksin. günde 9 saat kod yazan, duvar ören ya da namaz kıldıran adamla karyola üstünde inleyenin farkı olmadığına kendini inandıracaksın. iş üstündeyken kafan güzel olmayacak. ekstra muamele edersen dolgun ücret alırsın. vücudunda sigara söndürmek ya da vajinana tuz dökmek isterlerse çok sağlam para kırarsın. ama iyi düşünmelisin, yara izleri ilerde fiyatını düşürür. yastığın altındaki tabancayı denize fırlat, küçük kızlar kocaman silahlarla oynamamalı. silahlar ağırdır, patladığında çok ses çıkarır. korunmak için derhal bir pezevenk bulmalısın. yine de her ihtimale karşı kıçında başında bir yerde jilet ya da benzeri bir kesici bir alet bulundur. pezevengine ihanet edersen bitersin. sokak işine çıkma. çıkarsan başka bir orospuyu gözcü bırak. arabada iş yapma. heriflerin evine gitme. anlaşmalı otellere, pansiyonlara götür adamı. çıkarken resepsiyona yüzde on komisyon bırak. müşteriye kendi telefonunu verme, pezevengi arasın. takma isim kullanman iyi olur. kendine bak. ne de olsa vücudun yegane sermayen. güzel kok, dişlerini düzenli fırçala. adap öğren. paralı züppelerle, kalantor iş adamlarıyla şansın yüksek olur böylece. fazla muhabbete girme. kesinlikle aşık olma. herifleri de kendine aşık etme. başına bela alırsın, bunu yapma. aynada kendinle göz göze gelmekten kaçın. korkma. gülümse.

evet osman, sefil orospu çocuğunun tekiydin, seni hiçbir zaman sevmedim zaten. sonra da mal gibi öldün. öldün ve siktir olup gittin bu dünyadan hepsi bu. her yeni güne adını lanetleyerek başlıyorum. umarım cehennemde, tarifsiz azaplar içindesindir. öldün ve öte tarafa gittin. ben de tülün ardına.


***




28 Nisan 2013 Pazar

kır zincirlerini

selam beyler,

aynı anda 2 farklı hikaye yazdığım için yazı biraz gecikti. daha da gecikecek. neden diye sorarsanız 1- finalleri bağlama konusunda sıkıntılarım var. 2- son yazılarımın cinsel içerikli olmasından rahatsız olanlar olmuş aranızda. oysa ki ben hep uyardım sizi "yazılar küfür, şiddet ve cinsellik içerir" diye. hoşunuza gitmiyosa okumayın. kimsenin kafasına silah, götüne yarak dayamıyorum. kaldı ki, hikayelerin içeriği, blogun formatı belli zaten. yeni bişey değil ki bu amk nerden baksan 2 yıl oldu sayfayı açalı. neyse ki maskeli abiniz gönül almasını bilir. ilk kez muhalif tarafımı bi kenara bırakarak eleştiriler doğrultusunda kendimi gözden geçirdim ve yanlışlarımı düzeltmeye karar verdim. madem ki rahatsız oldunuz; biraz cesurca bi hareket olacak ama, size ilk cinsel deneyimimi anlatacağım. koltukları dik konuma getirip kemerleri çözün


***

nerden baksan 10 yıl kadar önce öss'ye hazırlanıyordum. büyük sınava bir hafta kala dersanemiz moral gezisi yapmaya karar verdi. ben zaten güzel sanatlara kastığım için sınavdaki başarım ortalama olsa yeterliydi. dersaneye de laf olsun diye gidiyordum. iyi dedik geziye de gidelim madem ortam olur muhabbet olur vesaire. zamanın parasıyla 20 lira gidiş-dönüş yeme içme ve bir gecelik konaklama için hayli ucuz bi meblaydı zaten. kızlı erkekli 40 kişi doluştuk otobüse. 4 tane de öğretmen verdiler başımıza haydi yallah istikamet kuşadası.

çantaları bir gün önceden tıka basa alkol doldurmuş olan bizim piç tayfası arka dörtlüye çöktük. yolda millet şarkılar bilmemneler oyalanırken biz arkada gizliden demlenmeye başladık. içtikçe çişimiz geldi tabi. birini ön tarafa yolladık ilk benzin istasyonunda dursunlar diye. gitti söyledi çocuk. 5dk sonra otobüsümüz PO istasyonuna girdi. "kaptan yanlış yaptın." diye bağırdım arkadan. ön taraftan 8-9 tane kafa geriye döndüp meraklı meraklı baktılar. koltuğun arkasına iyice gizlenip "benzini shell'den yarrağı kel'den alacaksın kaptaaan" diye bağırdım. hayvan gibi gülerken 3 koltuk önümüzde sağ çaprazda bana bakarak "aaa çok ayıp" anlamında ağzını tıkayan kızı gördüm. 


hayır böyle değil. bu şekilde değil.

işte o an gerçekten utandım. çünkü ben aslında sessiz sakin hatta efendi sayılabilcek bi çocuktum. lakin ne zaman bizim piçlerle biraraya gelsem onlardan daha piç daha şahbaz bir fırlamaya dönüşüyordum. o kız öz benliğimi görerek bakışlarıyla kulağımı çekmişti. sahi kimdi ki o kız? dersanede görmemiştim daha önce. görseydim böyle bi pilici kaçırmazdım zaten. kız harbiden bir içim suydu. ya da bana öyle gelmişti. o zamanlar o kadar maldım ki, bana en ufak ilgi kırıntısı gösteren eli yüzü düzgün sayılabilecek her kıza kolayca aşık olabiliyordum. o andan itibaren bütün neşem kaçtı zaten. kalabalıkta bir kişi bile olsun benim iç yüzümü bilirse artık eskisi gibi piç mode takılamıyordum. sanki rol yapıyomuşum da o kişi her şeyin farkındaymış gibi geliyordu. o yüzden doğal davranamıyordum. 7/24 güvenlik kamerasıyla izlendiğinizi düşünün. onun gibi bir his.




sessiz sedasız içmeye devam ettim. yol zaten kısaydı. ben düşüncelere dalmışkene kamp alanına girdi otobüsümüz. millet piston aşağı inmişçesine döküldü dışarıya. otobüste tek başıma camdan dışarıyı izliyordum. bir grup deniz görmemiş barzo don atlet koşturdular suya. o siyah traktör lastiğinden bile getirmişti öküzler. acıyarak güldüm. hocalarımız mangalı yakmakla uğraşıyorlardı. kızlar atlama ipi, salıncak kurma vesaire derken gözlerim bana ayar veren hatunu aradı. piknik masalarından birine oturmuştu çoktan. nasıl olduysa onu izlediğimi farketti on metreden göz göze geldik. hay sikecem yine yakalandık diyip şişeyi kafaya diktim. sırt çantamı alıp ben de aşağıya indim. 

sağda solda aylak aylak gezindikten sonra yamancak yer aradım. yiyecek & mangal hazırlayan ekibe katılmazdım. orayı direk geçtim. benim tayfanın yanına gittim, onlar da ben olmayınca futbola başlamışlar. çocukluğu astımın pençesinde geçmiş herhangi bir erkek çocuğu gibi ben de futboldan nefret ederdim. baktım kaptırmış oynuyolar, bozmadım oyunlarını. deniz kenarına gidip sonsuz mavinin tadını çıkarayım dedim. bi sigara yaktım, yeni bi şişe açtım moda girmeye çalıştım, olmuyordu. siyah kamyon lastikli barzo takımının çıkardığı godzilla çığlıklarından konsantre olamıyordum manzaraya. sezgin diye köylü bi yavşak vardı en çok da o çığırıyordu karı gibi. aradan yıllar geçmesine rağmen adı, o sapsarı dişleriyle sürekli sırıtan, kırmızı burunlu köylü sıfatı, denize girdiğindeki heyecandan boğuk boğuk çıkan sinir bozucu sesi hala aklımdan çıkmamış gördüğünüz gibi. keşke boğulup geberseydi orda orospu çocuğu. neyse, konumuza dönelim. iyice sinirim bozulmuş olrak orayı da terk ettim.

kamp alanına geri döndüm. 6 kişilik bir kız grubu ip atlıyordu. oturup onları izledim. ritmik şekilde hoplayan memeleri izlemek çok keyifliydi. "osmaaaan hadi gel sen de bizle atla" dediler. bense çoktan çadırı kurmuştum. "tamam geliyorum birazdan" diyip ereksiyonumun geçmesini bekledim. annemi, allahı falan düşündüm direk indi. koşup ipin ucundan tuttum. hem böylece memeleri daha yakından izleyebiliyordum. suratta gülümseyen inek şaban ifadesiyle sallıyordum ipi. o sırada piknik masasında oturan o kızı farkettim. beni izliyordu. zihnimi okuyordu sanki kaltak. o ipi neden salladığımı biliyordu! çok utandım beyler, ölümüne utandım. o kadar derinlere dalmışım ki ip elimden uçup gitmiş. "osman napıyosun yaa düzgün sallasana şunuu" diye uyardılar. eeeh sikerim ızdırabını diyerek kaltağın masasına doğru gittim. izin istemeden zart diye karşısına oturdum. ilginçtir ki gülümseyerek karşıladı beni. 

-kimsin sen? seni tanımıyorum.
-ben aylin. geziye dışardan katıldım ezgi'nin kuzeniyim.
-ben de bu kız kim diyorum. memnun oldum öyleyse ben de o..
-OSMAN

adımı bilmesi nasıl söylesem acayip hoşuma gitti. konuşmaya devam ettik:

-adımı öğrenmişsin demek eheh.
-evet 
-bak aylin, otobüsteki terbiyesizliğimi mazur gör. biz erkekleri bilirsin 3-5 kişi bi araya geldik mi cozuturuz.
-(gülümseyerek) sorun değil ki 
-niye bana öyle pis pis bakıyosun peki?
-çünkü senden çok hoşlandım.
-sayın yolcularımız, uçağımız türbülansa girmiştir lütfen panik yapmadan kemerleri bağlayınız. 
-efendim?
-y.. yok bişey! ben şu mangala bi bakayım.

tam hışımla kalkmıştım ki kız uzanıp elimden tuttu. kafasını 22°lik bir açıyla yatırarak "osman, bu gece 11'de deniz kenarına gelir misin?" deyiverdi. 


"geliceksin değil mi?"

"gelirim.. gelirim tabi" diye geveledim heyecanla. elimi kurtarıp oradan uzaklaşacaktım ki, kızın masanın oturağında değil tekerlekli sandalyede oturduğunu fark ettim! şaşkınlığımı daha sonra yaşamak üzere erteleyip derhal terk ettim orayı. 

ip atlayanlarına arasından hışımla geçip çantamı alaraktan ormana daldım. çantadaki biralar sıcaktan sidik gibi olmuştu. diplerde bi tane de 35lik votka olmalıydı. onu el yordamıyla bulup aynen kafaya diktim. şimdi sakin olmalısın osman dedim. sakin ol. mantıklı düşün. mantıklı düşün! ihtimalleri sırala osman.

  • kız sakat.
  • bacakları felçli
  • dizden aşağısı tutmuyor.
  • ya da en kötüsü belden aşağısı tutmuyor.
  • ya da geçici bir sakatlık.
  • yeni taburcu oldu.
  • temiz hava vs. için pikniğe gönderdiler.
  • peki kız neden bu kadar dobra?
  • sakat olduğu için acınmak istemiyor.
  • baskın kişilik rolü yaparak insanların onu eziklemesini önlüyor
  • evet bu mümkün
  • peki neden senden hoşlandı?
  • malın teki olduğunu anladı tabi.
  • olabilir.
  • benle anca bu mal takılır diye düşündü.
  • mümkün.
  • malın teki olduğum doğru.
  • ama sakat kızla çıkçak kadar da değil
  • çıkmak?
  • çıkmak ne lan?
  • kızın yanına gideceksin gece.
  • ay ışığı altında biraz muhabbet edip biraz dertleşip çadırına döneceksin.
  • sakatlık konusuna hiç değinmiceksin unutma
  • hepsi bu osman.
  • hepsi bu.


milisaniyeler içinde muazzam bir veri akışı oldu beynimde. bi an dedim dişliyi sıyırdın osman, hadi geçmişler ola. gözlerim karardı. dünya ayağımın altından kaydı gitti.

***

feci bir baş ağrısıyla uyandım. hava kararmıştı. üstümü başımı kontrol ettim, eksik yoktu. 1-2 lokma kusmuşum sadece uyurken tek eksik oydu. bi anda kafamda şimşekler çaktı! lan dedim bekni unutup gittiler mi yoksa? gece burada konaklıcağımızı unutmuşum tabi o haldeyken. kafam hala güzeldi zaten. deniz kenarına gidip elimi yüzümü yıkadım. bizim kamyon lastikli kürtler sudan yeni çıkıyorlardı. öeh dedim allah belanızı versin be. ne pislik ne görmemiş heriflermişsiniz. o an aklıma saat 11'deki randevum geldi. mideme bi sancı girdi. cebimden telefonu çıkarıp saate baktım: 10:07. iyi dedim daha vaktim var. kamp alanına geri döndüm. bunlar kocaman bi ateş yakmışlar akdeniz akşamları söylüyolar. bu faciayı tahmin ettiğimden gitar getirmemiştim. çal mal dicekler bi de. öyle bi hata yapsaydım kendimi hayat boyu affetmezdim. benim kıza baktım ortalarda yoktu. buluşma noktasına gitmiş olmalıydı. karnımdan gelen inilti açlıktan ölmek üzere olduğumu hatırlattı bana. kalan yiyecekleri bulup kendime ekmek arası yapıp kafir gibi soluksuz yedim. bizim piç tayfası geldi, oğlum seni ormanda sızmış bulduk hiç ellemedik falan dediler. tamam sorun değil, kaybolun. bana alkol bulun dedim. daha önemli işlerim vardı. biraz gevşemem için alkol şarttı. hızlı hızlı bişeyleri diktim kafaya. sahile doğru yürümeye başladım. çok hızlı içmiştim yine çarpılmıştım. yalpalayarak ilerliyordum.

nihayet gözlerden uzak bir köşede buldum onu. ay ışığının altında, denizi arkasına almış bir şekilde tekerlekli sandalyesinin üstünde bekliyordu. ellerini kenetlemişti dua eden biri gibi. 

-merhaba, söz verdiğim gibi geldim işte.
-oh osman, beni o kadar mutlu ettin ki...
-yok canım estafurullah. ne güzel bi manzara değil mi?
-evet gerçekten çok güzel.

kızın gözlerinin içi gülüyordu. tepesinde dikilmek ağırıma gitti. neresinde durmalıydım ki? yanına çöksem? arkasından arabasını tutsam? yok o da olmaz. "boynuma sarılır mısın?" diye sordum eğilerek. ahtapot gibi sardı hemen. kucaklayıp kumlara oturttum bunu. sırtını da sahil yolunun kenarındaki kısa duvara dayadım. kendim de yanına çöktüm. böylece kamp yerinden de görünmüyorduk.

-oh osman...

bir insanın kahramanı olmak bu kadar basitti işte. ama getirdiği sorumluluk duygusu, o beklentiler, o fedakarlık... bunun altından kalkabilir miydim ki? ya da bu böyle ne kadar devam edecekti? ben hayatından çıktığım an onun hayatı enkaza dönecekti. ben sonsuza kadar kalırsam benim için zindan olacaktı. yine iki ucu boklu değnekler tarafından ablukaya alınmıştım. ellerime dokunan elleri düşünce balonumu dağıttı. yakamdan çekip zart diye öptü beni. 

"bir insanın kahramanı olmak bu kadar basitti işte"

manyak gibi öpüşmeye başladık. kız bi yandan tişörtümü çıkarmaya uğraşıyordu. "senin olmak istiyorum osman ne olur bunu benden esirgeme." sikerler dedim bu gece bizim gecemiz. çıkardım tişörtü. donumun içinde gezinen eli de siklemiyordum artık. verdim eline zamazingoyu. ne olacaksa olsundu. 18 yıllık abazalık da bi yere kadar. kafam da göt gibiydi zaten. kendimi olayların akışına bıraktım. kızın üstünü başını çıkarıp yatırdım kumlara. fazla ayrıntıya girmiyorum, bi süre sonra artık vurucu hamleyi yapmak gerekti. çıkardım benim biçerdöveri, kale kapısı kıran koç başı misali gerildim. kızdan öyle bi ses çıktı ki ağzını tıkamak zorunda kaldım. oha dedim daha girmeden böyleyse işimiz var. neyse zar zar halletik o işi. "içimde misin?" diye sordu bu. çok gücüme gitti lan. fena içime oturdu. ereksiyon falan kuş oldu uçtu gitti. güç bela toparlayıp devam etmeye çalıştım. terden sırılsıklam olmuştum zaten. ne kadar iyi başardığımdan emin değildim ama kız inim inim inliyordu. işte bu dedim osman. ritmi yakaladın devam. tam o sırada "KİM VAR ORDA!?" diye bi ses duyuldu. kızın ağzını tıkadım yine. şöyle bi doğrulup duvarın üstünden baktım. bu tarafa doğru gelenler vardı. başlarında da dersane hocası. "hassiktir" dedim "yarra yedik aylin. toparlan çabuk koş koş!" o kadar panik yaptım ki kızın sakat olduğu bi an aklımdan çıkmış. ben basıp giderken kumların üzerinde çırılçıplak ve terden hafif çamura bulanmış şekilde ağlayarak çırpınıyordu. bense biraz koştuktan sonra bi ağaca çıkıp ordan izledim olanları. o an bi mucize olsaydı keşke. zincirlerini kırıp ayağa fırlasaydı da o rezil durumdan kurtulsaydı. ne yazık ki gerçek dünyada yaşıyorduk ve onu  bunu buldular. duvarın dibinde o vaziyette debelenirken buldular. kızcağız o kadar utanmış o kadar sinirlenmiş ki dilini ısırarak kopartmış ve o şekilde ölmeyi beklemiş. kan kaybından ölmeden önce hastaneye zor yetiştirdik. bu olaydan sonra polis tek tek ifadelerimizi aldı. ben yalan ifade verdim tabi. kız da ifadesinde beni ele vermemiş çok şaşırdım. sonradan öğrendiğime göre sadece bacakları değil belden aşağısı komple felçmiş. yani o gece hiç bir şey hissetmediği halde sırf benim için orgazm taklidi yapmıştı. 

***

bu kadar travmalı bir ilk deneyimden sonra neden ibne olduğumu anlamışsınızdır sanırım. herkese iyi geceler esen kalın efenim.

son


30 Mart 2013 Cumartesi

biraz da mitoloji: satir





peri kızları dere kenarında oynaşıyorlardı. birbirlerine su sıçratıyor, havadan daha hafif kahkahalar atıyorlardı. kimi çırılçıplaktı, kimi ipek beyaz kumaşlara sarınmıştı. bana kalırsa böylesi daha iyiydi. vücutlarına yapışan ve şeffaflaşan kumaşın altından belli belirsiz görünen pembe meme uçlarını izlemek çok zevkliydi. zaten doğam gereği hep ereksiyon halindeydim. bu mucizeler ve kutsallar zamanında ben yine lanetlenmiştim. üremek varlığımın amacı, tercih edilmemek ise kaderimdi. 7/24 kazık gibi bir aletle dolaşarak saplayacak delik bulamamak nedir bilir misiniz? o zamanlar elizabeth de icat edilmemişti. ihtiyacımı ağaç kovuklarında gidermeye çalışmaktan imanım gevremişti. o sert kabuklu ağaçlar yok mu... sikinizin kalemtıraşla hatır hutur açıldığını düşünün. o his, işte o his benim gerçeğimdi. 

oedipus'tan sonraki en istikrarlı kaybeden bendim. ben, babam, dedem, dedemin babası, dedemin dedesi... neticeyi bilsem de güdülerime hakim olmam imkansızdı. morarmış, zonklayan, devasa aletimi adeta zar zor sürükleyerek perilerin yanına seyirttim. yürüyüşüm komikti. keçi ayaklarımla yürüyemiyor, sadece sekebiliyordum. beni çekici kılabilecek tek şeyi (daha önce sayısız defa denenmiş ve başarısız olmuş olmama rağmen) yaptım. salyalar akan ağzımla sırıtarak onlara doğru sekerken boyunma asılı flütü ağzıma götürdüm.

tanrı babamın adını almış olan flüt; bize onun şanssızlığını, kötülüğünü bir hastalık gibi geçiren enstrüman. arkamızdan "hepsinin flüdü varmış" diye taşak kervanı geçilen o lanetli boru. derin nefes çekip başladım öttürmeye. neşeli fakat aceleci ve şehvetli müziğim dönüp bana bakmalarına neden oldu. nasıl da isterdim bana da lir çalan orpheus'a baktıkları gibi bakmalarını! beni de arzudan çıldırarak paramparça etsinler isterdim. bakışlarda arzudan eser yoktu. yalnızca alay ve aşağılama. belki biraz da korku. ya herro ya merro diyip çalmaya devam ettim. o da ne? kızlar etrafımı sardı. müziğin etkisine girmiş olmalıydılar. işte dedim işte bu sefer işe yaradı! el ele tutuşup kahkahlar atarak etrafımda dönmeye başladılar. ben de iyiden iyiye gaza gelip toynaklarımın üstünde tepinmeye başladım. sonunda laneti kırmıştım. az sonra 30 yılın abazalığını çıkaracaktım! fakat, fakat bu sahne çok feci tanıdık geliyordu bana. 



sezerciğin etrafında "piç piç baban kim" diye tempo tutarak dönen zalim mahalle çocuklarının görüntüsü flaş gibi çaktı beynimde. müzik aniden kesildi. periler ipek saçlarını savuraraktan gülüşerek yok oluverdiler. ben ve aletim yine baş başa kaldık. benim zavallı, morarmış sikim ve ben. sadece ikimiz. belki bir de boynuzlarım, bir de iğrenç kokum. gözüme iliştirdiğim bir ağaç kovuğuna doğru yol aldım.

26 Şubat 2013 Salı

ıspanak soğuk yenen bir yemektir

selam piçler,

uzun zamandır yazmıyordum. bildiğiniz gibi kış ayları bende melankoli yapıyo fazlasıyla. ya yazmıyorum ya da yazdıklarımı sizle paylaşmıyorum "vay duygusal ibne" demeyin diye. doğanın kanunu işte, şubat ayının son günlerinde benim içime bi kıpırtı gelir, mart kedileri gibi zınn zınn zınn gezmeye başlarım. bi neşe bi keyif sormayın gitsin. şu an bu yazıyı okuyabiliyorsanız, bunu baharın gelişine borçlusunuz. lakin hikayemiz şubat ayının tam ortasına denk geliyor.

boğazıma kadar balçığa batmış gibi hissettiğim bir güne uyanmıştım yine. katran kıvamında bir kahve yapıp yaktım sigaramı. sikecem dedim bugün de dünün aynısı. iyisi mi dışarı çıkayım.

şampiyonların kahvaltısı
kahvaltımı yapıp 5 dakika bilgisayarın başına geçtim. her zamanki gibi yalnız geçirdiğim 14 şubat sevgililer günü'nün üzerinden birkaç gün geçmişti ve içim tarifsiz kin ve kıskançlıklarla doluydu. hiç biri gerçekte arkadaşım olmayan "dostlarım" sosyal medyada aşklarını ve mutluluklarını hunharca yüzüme vurmuştu. gırtlağıma kadar nefretle doluydum. içimde bir şeyleri sikip atma isteği vardı yine. gözüme kestirdiğim 1-2 çiftin yanlarından geçerken erkek olanlarına omuz atıp küfür ettim. ya özür dilediler ya sevgilileri ellerinden tutup götürdü, istediğim verimi alamadım. belki uçsuz bucaksız mavilikler iyi gelir de huzur bulurum diye sahile indim. denizin rengi mavi değil grimsi bok yeşiliydi. iç çekerek banklardan birine oturdum. geçmişe doğru bi gezintiye çıktım. benim de mutlu olduğum günler olmuştu...

tesadüf bu ya, eski sevgilim - aşık olabildiğim tek kadın- yeni tokmakçısıyla birlikte önümden geçiyordu. tanınmamak için kapşonumu burnuma kadar çektim. neyse ki birbirleiyle o kadar meşguldüler ki fark etmediler beni. sahil şeridinde kaybolana kadar izledim onları. sarmaş dolaş yürüyorlardı. ara ara durup öpüşmeler, çimlerde yuvarlanmalar, denize taş atmalar, fotoğraf çekmeler vs.. dandik bir aşk şarkısının klibinde görülebilcek her şeyi yaptılar.


"ımmm aşkım üüüü aşkım mmııhh aşkım..."

herifi tanıyordum. meşhur fotoğrafçı ahmet zurgut'tu. ortak arkadaşlarımızın birinin profil sayfasına sevgilimle ikisi birden etiketlenince tesadüfen görmüş oldum ben de. bu orospu çocuğuna duyduğum nefreti tasvir edecek kelime bulamıyorum. ben şehir dışındayken sevgilimin aklını ufak ufak zehirlemeye başlamış, sosyal statüsünü, zenginliğini vs. kullanarak sonunda onu benden çalmayı başarmıştı. sadece sevgilimi çalmakla kalmamış hayatımı, mutluluğumu, dünya görüşlerimi, akıl sağlığımı, beden sağlığımı her şeyimden biraz biraz çalmıştı bu orospu çocuğu. kaç kez adamı tenhada sıkıştırıp boğazını kesmeye niyetlensem de bu kaltak için deymiceğini düşünüp vazgeçtim hep.

"ama ayıp denen bişey var ucubik sevgi gösterinizi gözümün önünde yapmayın bari. şimdi şeytan diyo koş yetiş arkalarından. ikisini de gebert at denize!" 

bi sigara yakıp kalktım. 

- sen hep böyle kendi kendine konuşur musun?
- ..?

oturduğum bankın arkasında kocaman gözlü sevimli bi kız duruyodu. son söylediğim cümleyi sesli düşünmüş olmalıyım.

- efendim?
- sen deli misin niye kendi kendine konuşuyosun bu çok hoş yaa.
- evet deliyim ben rahat bırak beni.
- deliler ne zamandır uzun palto giyerek sahillerde sigara içen gizemli adam şekli yapıyo?
- şekil yapmıyorum ben.

kız iyice yanıma yaklaştı. 

- hadi hadi bırak şimdi adın ne senin bakiim?
- hoşçakal şeker kız candy.

diyerek uzaklaştım ordan. dudağını büzüp arkamdan öylece bakakaldığına emindim. zaten hava kararmaya başlamıştı. bostanlı iskele'den vapura binip alsancak'a geçtim, bulabildiğim en leş barlardan birine oturdum, içecek bişeyler söyledim. tam içeceğim bittiğinde önüme terlemiş bardakta bol köpüklü bi tane daha uzandı. bu görüntü pek çok insana göre cezbedici olabilirdi lakin "ben şişeden içerim"  demek için kafamı çevirdim barmene. o sahildeki sevimli kızdı bardağı uzatan. tatlı tatlı gülümsüyordu. bir şey sormadan pat diye oturdu masaya. hay sikecem dedim bi sen eksiktin. "zahmet ettin kendim sipariş verebilirdim" dedim suratsızca. "neden böyle hırçınsın? alt tarafı bira ısmarladım sana" teşekkür ederek bardağı kaptım. barmenin bakmadığı bi anda hepsini sağımdaki akvaryumun içine döktüm. "şimdi siktir git burdan!"

gitmedi. kanımdaki alkol seviyesi arttıkça biraz dilim çözüldü. hayran hayran dinliyordu anlattıklarımı. bir harita gibi inceliyordu  geçmişin izleriyle dolu suratımı. sonunda dayanamadı öpmeye kalktı. seri bi hareketle tuttum ellerini. "hayır" dedim. büzdü yine dudağını. aslına bakarsanız gayet hoş bi kızdı. sadece yanlış zamanda yanlış yerde yanlış kişiyleydi. bunu güzelce anlattım kendisine.

yaşı benden ufaktı. "olmaz" dedim. "sevdim seni, anlamıyor musun? tek bir gece yanında olmama izin ver; sonra çıkıp gideyim hayatından" dedi. bir kar tanesi kadar masum ve kırılgandı. '"tamam" dedim "ama bir dost, bir kardeş olarak geleceksin". evime getirdim onu. paltosunu aldım portmantoya astım. merakla etrafı süzüyordu. ben çay koymaya giderken okşarcasına eşyalara dokunduğunu gördüm. sanki bana dokunamamanın acısını eşyalardan çıkarıyordu. ben ona göre değildim. hayatta her şeyi yaşayıp tüketmiş yaşlı kurdun tekiydim. ama o öyle temiz ve masumdu ki.. çaydan sonra bilgisayardan rastgele bi film açıp izledik. ben konuşmasına fırsat vermemek için filme konsantre olmuştum. o ise kocaman ve çocuksu gözlerini yüzüme dikmişti bir şey söylememi umarcasına. söylemedim. ona da aklından geçenleri söylemesi için fırsat vermedim.

gece oldu. üşüme bahanesiyle yanıma sokulmak istedi, ben kibarca uzaklaştım. sonra kanepede yanımda uyuyakaldı. kıyamadım, kucaklayıp kendi yatağıma götürdüm. üzerini örttüm. bir çiçek kadar narindi. yorganın altından çıkan pembe çoraplı minik ayağını örttüm, gitmek üzereyken arkamdan seslendi: gitme.


"...gitme."
"ilk erkeğim olmanı istiyorum" dedi fısıldyarak. yanına gittim, "yapma kendine bunu güzel kız. kimsin sen?" diye sordum. "sana aşık bir kızım, belki tanırsın ahmet zurgut'un kız kardeşiyim ben" dedi. şöyle bi durdum. "daha önce neden söylemedin orospuuu!" diye haykırarak saçından yakaladım. hunharca domalttım ve kanırtarak, anırtarak siktim. yandım allah dedikçe yandığı yerden çektim, neresi yanmadıysa oraya soktum. sikim incelene, zımparalanana kadar turnike usulü siktim. ağlayarak aman dileniyordu kevaşe. "sıs ılan!" diye  tokadı patlattım kıçına. vurduğum yerler vişne çürüğüne dönmüştü. adeta delik deşik ispanyol boğasına dönmüştü minik orospum. eve girerken narin bir çiçekti, şimdi kırk yıllık kerane sermayesinden daha tecrübeliydi. "şimdi söyle seviyor musun beni ulan kahpe!" diye böğürdüm. "acı bana osman, dermanım kalmadı, içim yara oldu yeter" diye hıçkırdı. 

gece yarısı tekmeyle sokağa attıktan sonra topallayarak, iki büklüm uzaklaşmasını camdan izlerken bir yandan da parmağımın ucunda pamuklu donunu çeviriyor "bunu abine bizzat vereceğim orospu..." diye mırıldanıyordum küçük emrah'ın 18lik bacısını siken zengin piçi cem misali...

"bunu abine bizzat ileticem orospu..."

8 Ocak 2013 Salı

geceyarısı ıkınmaları vol. 1

[anlatıcı: goku - http://vocaroo.com/i/s1FgtgvS221x]

hiç çalışmadan girdiğiniz sınav vardır ya hani boş kağıt size siz boş kağıda bakarsınız. işte aynen o durumdayım şu an. kafamda en ufak bi fikir bi vizyon yok ama açtık sayfayı yazıyoruz işte. kakan gelmeden sıçmaya gitmen gibi bir şeydir bu. istediğin kadar ıkın bir damla bok çıkaramazsın. en fazla 1-2 santim bağırsak çıkarırsın o da istenilen bi durum olmazdı heralde. sen iyisi mi okuma bunları. kapat sayfayı git vaktini daha iyi bir şeyler yaparak değerlendir. hani hep derler ya "en son kendin için ne yaptın mesela?" erkek okurlar hemen atlayacaktır mastürbasyon diye. geç onu, başka ne yaptın? çayı kahveyi de geç, demek istediğim öyle bir şey değil. ortamlarda dile getirildiğine şahit olmuştum bir kaç kez. kiminin kendine yapabilceği en büyük iyilik dünyayı gezmektir mesela. "volkswagen kaplumbağa minibüse atlıcaksın abi, yanında da en cıvırından japon bi hatun olacak. gezeceksin dünyayı özgürlüğün kokusunu ciğerlerine çeke çeke" der lavuk. che tişörtü, deniz gezmiş montu ve mağara adamı sıfatı yeterince özgürlük ve eşitlik sevdalısı olduğunu belli etmiyomuşçasına kolunda bir de atatürk imzası dövmesi vardır. sen ikisi arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışırken lavuk devam eder "benim için sınırlar, bayraklar yok; tüm dünya kardeştir" diye. ağzından çıkan lafı o kadar beğenir ki cebinden i-phone 5'i çektiği gibi aynen tweet atar hemen. lakin sen önceki muhabbette takılıp kalmışsındır. elemanın prim yapmaya başladığı ilk cümlede.


 
"volkswagen karavana atlıcaksın abi yanında da japon bi manita.."

o volkswagen karavan falan komple yalan. hele japon hatun oy oy oy büyük yalan. yok koçum yok. ben sana olacakları söyleyeyim. senin o maça papazı kılıklı baban zaten varlıklı bir adamdı. sen okulu bitirip hiç bi sike derman olamadığın zaman devreye girer; sana bi araba galerisi açar, tek yapman gereken arada uğrayıp hasılatı kaldırmaktır. armani takımlar giyer, diesel parfüm kullanır, son model bmw'ye binersin. markaların köpeği olursun adeta. üniversitede düşmanı olduğun, o hiç ağzından düşürmediğin sistemin en büyük çarkı olursun. bu değişim sana hatırlatıldığında "aga, olay çarkın dişlisi olmakmış zaten. biz olamadığımız için isyankarmışız." dersin pişkin pişkin. atlarsın arabana; kordon'da en lüks restoranlarda, yemeye paramın hiç bi zaman yetmeyeceği balıklardan yersin haftanın üç günü. heyhat, göbek yere değmektedir. yine de hatun bakımından şanslısındır. taze sıçılmış sıcak boka üşüşen metalik yeşil sinekler misali, belki bir kısmı reşit bile olmamış, hem kafa hem vücut hem de yetenek olarak profesyonel orospular dolaşır etrafında. bu orospuları götürdüğün mekanlardan çıkarken arabanı getiren çocuğa (vale deniyodu sanırım) taşşaklı bahşişler verirsin. verirsin ki geceki sikiş daha tatminkar olsun. 

ara sıra karılardan sıkılıp dostlarınla çıkarsın. hedef tabii ki bostanlı'dır. aslanlar aslan sütü içer. saatlerce içer muhabbetin belini kırarsınız. gür sesleriniz tüm şehrin sesini bastırırmaya yetecek güçtedir. banka hesabın ne kadar kabarıksa o kadar gürültülü kahkahalar atabilirsin. bokunu çıkarınca süt içmenin, kendini caminin karşısındaki işkembecide bulursun. eve döndüğünde dostlarını görmenin sevinci yüreğinde, kalbin kadar boş olan cüzdanın komodinin üzerinde, domuz gibi sızar kalırsın. bilirsin ki o cüzdan bu hızla boşaldıkça dostların etrafında olacaktır. seni gramı belki 100 dolar edecek o kaliteli yağların ve pırıl pırıl parlayan kel kafanla, tıslayarak, koca göbeğin önünde bir dağ oluşturmuş şekilde uyurken görseler o an; emin ol en az üç gün suda kalmış bir ceset olduğunu sanırlar. o derece gebeş, sağlıksızsındır. ama üzülme! amerikan hastanesi ne güne duruyor? banknotları vurur masaya ömür satın alırsın kendine. ama eninde sonunda gebericeksin bundan kaçış yok.

geberip gittiğin zaman da nolacak biliyor musun? cenaze namazını kılacağız; her ne kadar sağlığında bir kere şu caminin kapısından girmesen de. sana gereken saygıyı göstereceğiz. ailen masraftan kaçınmazsa yakamıza senin fotokopiyle çoğaltılmış vesikalık fotoğraflarından bile iğneleyeceğiz. bize köpek bisküvisi niyetine para attığın müddetçe senin için orda olacağız orospu çocuğu. ama japon kızlar ve karavanlar asla olmayacak. karavanlar hep hayaldiler. aslında öyle bir şey hiç olmadı. kimse özgürlüğü saçlarında, ciğerlerinde hissedemedi sevdiceğiyle dünyayı gezerken. beş parasız ve mutlu, çünkü özgür, çünkü sevgi dolu...

noel babaya inanmak daha mantıklı.

"HO HO MOTHERFUCKER!"

noel baba demişken; 2013 hepinize mutluluk, sağlık, huzur, kıl, tüy getirmesini temenni ederim. etme lan etme! ne kadar samimiyetsiz, içi boş ve sefil laflar amk 30 senedir aynı muhabbet. yettiniz artık duydukça kan beynime sıçrıyor. 

***

31 Aralık 2012 Pazartesi

hayatımın aşkı

evet beyler yanlış okumadınız başlığı. hayatımın aşkı, bi tanecik sevgilim benim.. onu çok seviyorum piçler içimde bi şeyler pıt pıt ediyor aklıma geldikçe. hiç aklımdan çıkmadığını tahmin edersiniz ki bütün gün pıtır pıtır gezdim ortalıkta pancar motoru gibi. bütün gün diyorum çünkü ilişkimiz o kadar taze ki.. hemen sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim. içim içime sığmıyor çünkü illa ki birilerine anlatmam gerek. sizden başka da kimsem yok ki piçler

her şey bu gün başladı. öğle tatilinde bi şeyler yemek için ofisten çıkmıştım. her gün yediğimiz tavuk dönerden baydığım için daha farklı tatların arayışındaydım; tabi 5 lirayı geçmemek kaydıyla. çarşının sonunda ekmek arası ciğer kavurma satan seyyar bi eleman vardı. bildiğiniz gibi seyyar pilavcı, kokoreççi vs. ilk tercihimdir hep. mc donalds'mış burger king'miş hiç gitmem öyle kapitalizm kalelerine. o sırada ayaklarımın dibinde yerde sürünerek ilerleyen dilenciyi fark ettim. adamın belden aşağısı yoktu. kaykay gibi bir şeyin üzerine oturtulmuş, ellerine giydiği terliklerle yerden destek alarak ilerliyordu. "açım, allah rızası için para.." diyordu. bir dilenciyle göz göze gelme hatasında bulunduysanız para vermeniz ya da bir açıklama yapmanız gerekir. o yüzden insanlar bunlara bakmadan yoklarmış gibi geçip giderler. bir anlık boş bulunma, tereddüt anı sizi bitirir. "ben de açım kardeş bak ucuz yiyecek için eşşek kadar yol yürüyorum yok yani olsa veririz yok.. anladın?"

caddenin sonuna doğru yaklaşırken karşıdan beni keserek gelen hatunu fark ettim. başkasına bakıyor heralde diye düşündüm. hayır, gözlerimin içine bakarak bana doğru geliyordu. paniğe kapıldım hemen elim ayağıma dolaştı. kız zaten tam bir afet-i devran idi piçler. şöyle bi silkindim dedim "osman kendine gel, dik dur ve kaderinle yüzleş". kız önümde durdu o muhteşem gülümsemesiyle "merhaba" dedi.


"merhaba"
böyle şeyler sadece filmlerde olmuyormuş demek ki beyler, nihayet kafasına koyduğunu yapan dobra bir kız karşıma dikilip bana merhaba diyordu işte. yırrtın oğlum, işte bu kız senin hayatını kurtarıcak. seni o lanet bilgisayarının başından, küf kokan odandan ve asosyal hayatından söküp alıcak ve aşk filmlerindeki gibi öyle el ele tutup koşmalı, bisiklete binmeli, uçurtma uçurmalı şeyler yaşayacaksın sen de sonunda. hayatının aşkını buldun nihayet!

"merhaba, orda mısın?" kızın kolumdan hafifçe sarsmasıyla düşüncelerden sıyrılıp dünyaya geri döndüm. ağzımın köşesinden "burdayım, meraba" diyebildim. "eheh peki öyleyse" dedi sonra bi başladı naber? nasılsın? okuyo musun? nerelisin? böylece 1-2dk muhabbet ettik. allahım o kadar tatlı, o kadar güzeldi ki aklımı aldı beyler aklımı. götümün kapağı kaydı tabiri caizse. o da beni beğenmiş olmalı diye düşündüm yoksa ne bu samimiyet? havadan sudan soruları bitince elindeki dergileri gösterdi. "engelli çocuklar için yardım topluyoruz bir tanesini de sen alır mısın?" dedi. almam mı sultanım dedim içimden "alırım tabi, engelleri birlikte aşmalıyız, sen düşünmezsen ben düşünmezsem nice olur halleri. ne kadar dergi?". 5-10 tl, ne verirsen dedi. elimi hemen cüzdana attım. ne kadar bonkör olduğumu kanıtlamalıydım aşkıma. bi 50lik çıkardım jilet gibi, "bu olur mu?" dedim piç piç gülümseyerek. "olur tabi çok iyisin" dedi aşkım gözlerinin içi gülerek. işte o an her şeye değerdi piçler. "sağol sen de çok iyi birine benziyorsun" dedim. aşkım tekrar teşekkür ederek yanımdan ayrılmak için döndü. dedim içimden bu kadar mıydı yani? bu muydu amına koyiyim? o AN arka fonu 50 tl olan bir film şeridi üzerinde bin farklı olasılık geçti kafamdan. şak diye tuttum kızı kolundan çevirdim. kalbim küt küt atıyordu domuz gibi kesik kesik soluyordum piçler. kızın kaşları yay gibi gerildi açıklama bekliyordu. "nereye?" dedim. "bi starbucks bi mc donalds'a gitseydik, bişeyler yer, biraz sohbet ederdik."

"aaaa çok isterdim ama 5 tane daha dergi var bunları da satmam lazım" dedi. o an durup düşündüm beyler: aşk mı para mı ? aşk ulan! aşk be aşk! dedim . tamam dedim ben alıyorum hepsini .  ay cidimisiiiin dedi. "hiç olmadığım kadar" dedim, çıkardım 250 lirayı  beşine olur mu dedim. o an yine gördüm gözlerindeki parıltıyı.  olur dedi aldı parayı, dergileri verdi. iyi madem şurdan bi cafeye gidelim soğukta üşümeyelim dedim. aaaa olmaz dedi. "bana starbucks mcdonalds felaan demiştin" dedi. tamam gidelim dedim,  gidelim anasını satiyim. patronu arayıp  acil bi işim çıktığını, öğleden sonra gelmiceğimi bildirdim.




önce mc donalds'a gittik karnımızı doyurmaya. ben fiyatları görünce doydum zaten. en ucuz ne varsa ondan söyledim. sik kadar bi tavuk burger geldi. aşkımın da maşallah iştahı yerindeymiş iki tane big mac menü yedi üstüne de tatlı söyledi. sevgilim doğurgan bir anne olacak yesin dedim aşkitom benim beslensin güzelcene. mc donalds'tan çıkınca starbukcs'a girdik ben bi espresso söyledim sırf telaffuzu kulağa entel geliyo diye. tadı da zift gibiymiş ZATEN amk.  sevgilim de iki tane kapuçino içti. kem küm muhabbet etmeye çalışırken bunun telefonu çaldı. acilen çıkmam lazım dedi. tamam dedim görüşürüz, numaranı vermicek misin? hattım yeni olduğundan numara aklımda değil canım. sen ver numaranı ben yolda çaldırırım dedi. alelacele çıktı gitti. ben de hesabı istedim 27 tl tutmuş oha naptınız siz diyemedim tabi paşa paşa son paramı da oraya verdim. 


"otobüs kartımda tek geçişlik kredi kalmıştı."

otobüs kartımda tek geçişlik kredi kalmıştı. ama benim çift vasıta kullanmam gerekiyordu. neyse dedim spor yapmış olurum. ilk otobüsün yolunu yürüyerek katettim yaklaşık 2 saat sürdü. ordan da diğer otobüse binip evin yolunu tuttum. nasıl da acıkmışım amk evden nefis kokular geliyordu. baktım ev arkadaşım kendine pide söylemiş. buyur moruk gel beraber yiyelim dedi ama yok dedim sen ye afiyet olsun, ben yiyip de geldim zaten. ama ne yalan söyleyim içim gitti piçler. kaşarlı kuşbaşı pide boru mu? ayın sonuna kadar meteliksizdim şimdi. aferin osman dedim iki hafta yetçek paranı bi günde yedin. yarın ne bok yieceksin peki? bulunur bi yolu sıkma canını.. arkadaşından borç istersin, patrona da biraz yalaklanırsın bi süre idare ederler seni işte. hem ne de olsa aşkım var artık. o  her şeye değer diye düşünerekten oturdum bilgisayarımın başına. telefonu da masanın üzerine bıraktım ve aramasını bekliyorum şu an. o kadar mutluyum ki anlatamam piçler. mutluluktan ölebilirim.